Doğadan Ödünç: Esra Karaduman Röportajı

Doğadan Ödünç: Esra Karaduman Röportajı

Ferda Art Platform iş birliğiyle PlumeArt Gallery’de her ay, farklı disiplinlerdeki sanatçıları sanatseverler ile buluşturmaya devam ediyoruz. Şubat ayı seçkimizi Esra Karaduman’ın işlerinden oluşturduk ve kendisiyle de sohbet etme imkanı bulduk. Şimdi, öncelikle Esra Karaduman’ın biyografisine bir göz atalım ve daha sonra sanatçının sorularımıza verdiği yanıtlarla sizi baş başa bırakalım…

Doğadan Ödünç: Esra Karaduman Röportajı
Esra Karaduman

Esra Karaduman Kimdir?

Çağdaş minyatür sanatçısı Esra Karaduman, İstanbul Balat’da dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları bölümünden mezun oldu. 2012’de yine aynı üniversitede Tezhip Ana Sanat dalında yüksek lisans eğitimine başladı. Burada Çiçek Derman’dan tezhip eğitimi aldı.

Esra Hanım, öncelikle sizin biyografinize eklemek istediklerinizi sorarak başlamak istiyorum…

Yüksek lisans eğitimim sırasında bir süreliğine Floransa’ya gittim. Zaten benim kafamda hep bir Doğu – Batı meselesi vardı. Floransa’dan Bağdat’a bir hikaye diyebiliriz. Orada gördüklerimin minyatür anlayışımda ve üretim sürecimde büyük etkisi oldu.

Öncelikle minyatür, belge niteliği taşıyan bir kitap sanatı. Biz olayları oradan okuyor ve izliyoruz. Günümüzde hala bizim reprodüksiyon dediğimiz şekilde üretilmeye devam ediyor. Okulda bunu öğreniyorsunuz ve bu oldukça önemli. Ama bir yerden sonra kendi dilinizi bulmanız gerekiyor. Ben de durdum ve şöyle düşündüm: ‘’Ben niçin bilmediğim bir tarihin içerisinde geziyorum?’’

Çağ değişti. Hikayeler değişti. Artık el yazması kitaplar yok. Dolayısıyla minyatür kitapların dışına taştı. O zaman anlatım da gayet tabii değişebilir.

Uzunca bir süre Doğu – Batı sanatı arasındaki farklılıklara kafa yordum. Bu, kendi dilimi oluşturma arzumu artırdı. Tabii önümüzde ve ardımızda örnekler yokken bu zor bir süreç. Modern minyatür adına pek çok şey yapılıyor günümüzde. Onları da yakından takip ediyorum. Ama sarıklı ve sakallı adamların ayaklarına Adidas ayakkabı giydirmek, ellerine bir laptop vermek ya da klasik bir minyatürü çerçeveden çıkarıp iple asmak çağdaşlaştırmak mıdır? Bence hayır. Çünkü asıl değişmesi gerekenin anlatım dili olduğunu düşünüyorum.

Sanatta çok yaygın bir tartışma olarak süregelen bir eski – yeni, geleneksel – progresif meselesi var. Bu tartışmanın sizin sanat hayatınızda da şu veya bu şekilde yer tuttuğunu biliyoruz. Hatta bir ‘’Plüton’’ benzetmeniz var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben, 2010 gibi artık iyice bu değişim üzerine kafa yormaya başlamıştım ve üretimlerim de bunun üzerine yoğunlaşmıştı. Fakat geleneksel sanat camiasında -ki camia kelimesini kullanmayı hiç sevmiyorum- bir tür tutuculuk ve her ne kadar modern olduğu düşünülse de bazı kalıplar var. Ben belli şeyleri kabul etmemeye başladıktan sonra örneğin bazı sergi açılışlarına davet edilmezken başka bazı yerlere davet ediliyordum. Bu, bir kabul edilip bir edilmeyiş; bana Plüton gezegeninin talihini anımsattığı için böyle bir esprim var.

Bu eski – yeni meselesi oluşan politik iklimle beraber farklı bir boyuta geldi. Batı sanatında da pek tabii olan usta – çırak ilişkisi bizde biraz biat etme olayına doğru gidiyor. Ben kendi içindeki yolculuğunu tamamlamış bir öğrencinin kendi dilini de bulduysa kendi kanatlarıyla uçması gerektiğine inanıyorum. Ben Ferda Art Platform’da ilk kişisel sergimi yaptığımda hocam geldi ve ‘’Ne kadar güzel yolunu bulmuşsun.’’ dedi. Bu takdir ediş ve yoluma destek vererek uğurlaması çok keyifli bir şey. Halbuki ben yıllarca onunla klasik çalıştım ve akademide bayrağı ondan devralıp götürmemdi gönlünden geçen. Fakat benim içimdeki ışık farklıydı ve ben bu yolda yürümek istemediğimi söyleyebildim.

Bize biraz çalışma ortamınızdan bahsetmek ister misiniz?

Çalışma ortamım oldukça enteresan. Ben oraya kabuğum diyorum. Tabii dışarıdan gizemli gözüküyor. Fakat aslında hiç de öyle değil. Sosyal medyayı severek ve aktif bir şekilde kullanıyorum. Ama hiçbir zaman öyle her anını fotoğraflayıp paylaşan insanlardan olmadım. Unuturum zaten… Ben daha çok o anın tadını çıkarmaktan yanayım. Çalışırken de aynı şekilde… Bazen sonradan ‘’Ah keşke bunu boyarken videosunu çekseydim.’’ diyorum. Aslında ben o ana kapılıyorum diyebilirim.

Yaşadığım yerde çalışıyorum. Önceden bir atölyem vardı. Fakat bu bir ikilik oluşturuyor; Kitaplarımın yarısı orada, boyalarımın yarısı burada… Bu Floransa’da başlayan bir şey benim için. Çizimlerimi sadeleştirirken hayatımı da sadeleştiriyorum. Sahip olduğum şeylere ne kadar ihtiyacım olduğunu sorguluyorum. Bu yüzden oldukça az eşyam var.

Sizce çağdaş minyatür dediğimiz şey, bir dönem olmuş ve nihayete ermiş geleneksel minyatüre yapılan çağdaş bir uyarlama, bir tür atıf olarak mı yoksa minyatürün yeni formlar kazanarak devam etmesi olarak mı algılanmalı?

Bence her ikisi de. Çoğunluk olarak aslında eskinin devamı ve o dilin biraz günümüze uyarlanması şeklinde devam ediyor. Benim farklılaştığım nokta da burası. Ben anlatım dilini de değiştiriyorum. Yoksa işin teknik boyutunda, örneğin kullanılan belli başlı malzemeler, fırçalar, çizimdeki perspektifsizlik… Bunları devam ettiriyorum.

‘’Kişisel tarihim içinde geziyorum.’’

Minyatürde ‘’çok figürlü’’ bir yapıya alışkınız. Fakat ben işlerimde daha çok yalnız figürler kullanıyorum. İnsanın iç dünyasıyla değil de olaylarla ilgilenen bir minyatürde o kalabalık, anlatıma hizmet ediyor. Bense daha farklı bir noktadan, insanın iç dünyasından bakıyorum. Yani olan olayların bize ne hissettirdiği meselesi ile ilgileniyorum. Bu sebeple figürlerim genelde yalnız ve çıplak.

Doğadan Ödünç: Esra Karaduman Röportajı
Esra Karaduman, İçimdeki Bakir Doğa

Çalışmalarınızda doğayla kurduğunuz ilişkinin tezahürünü görebiliyoruz. Bu durum, kullandığınız malzemeye de yansıyor. Siz bu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Ben sosyal medya üzerinden çok yüksek tepkiler gösteren, bağırıp çağıran bir insan değilim. Bu yaşanan gelişmelerin beni etkilemediği anlamına gelmiyor. Ben kendi bireysel düzlemimde ne yapıyorum? Çöplerimi ayrıştırmak, geri dönüşüme imkan tanıyan ürünleri tercih etmek gibi küçük görünen ama aslında büyük olan çabalarım var. Herkesin bireysel sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum.

‘’Bizler, doğa bize aitmiş gibi davranıyoruz. Fakat aslında biz doğaya aitiz.’’

Ben doğadan topladığım şeker içermeyen yaprakları kaynatıp onlardan birtakım renkler ve dokular elde ederek kağıtlar yapıyorum. Çıkan o natürel renk skalası gerçekten inanılmaz. Doğada her şey mevcut ve doğa, bizim hoyratça tavırlarımıza rağmen son derece cömert.

Geleneksel yöntemlerle yaptığım bu kağıtların üzerinde oluşan dokulara müdahale etme şansım yok. Haliyle bütün kağıtlar biricik aslında. Yani evet, ben aynı kompozisyonu çizebilirim. Ama elimde aynı kağıt yok.

Kullandığım kağıt, boya, işlediğim altın… Her şey doğadan ödünç…

Kapak Fotoğrafı: Esra Karaduman, Doğanın Kalbine Çekilmek