Zamanın ruhu sürekli değişiyor. Değişmeyen ise zamana direnen değerler. Bugün lüksü yalnızca sahip olduklarımız değil; kendimize ayırdığımız zaman, derinleşebildiğimiz düşünceler ve kurabildiğimiz anlamlı bağlar tanımlıyor. Belki de bu yüzden edebiyat yeniden hayatımızın merkezine dönüyor. Longines’in zamansızlık anlayışından ilham alan bu bölümde, yazar Melida Tüzünoğlu ile kitapların neden yeniden değer kazandığını, stilin tüketimin ötesinde nasıl bir düşünme biçimine dönüştüğünü ve yaşadığımız çağın ruhunu konuştuk.
Bu söyleşiyi aşağıda yazılı olarak okuyabilir, dilerseniz de podcast kaydını dinleyebilirsiniz.
Bihter Ayyıldız: Zamanın Ruhu Podcast serimizin yeni bölümünde konuğum, çok sevdiğim bir yazar; Melida Tüzünoğlu. Hoş geldin Melida.
Melida Tüzünoğlu: Hoş bulduk.
Melida Tüzünoğlu’nun Yazarlık Yolculuğu ve Edebiyata Bakışı

Bihter Ayyıldız: Seni uzun zamandır programa davet etmek istiyordum. Nihayet yollarımız kesişti. Zamanın Ruhu’nda, yaşadığımız çağı geçmiş ve gelecek arasında okuyabilen, zamanı sadece yaşayan değil üzerine düşünen insanlarla konuşmaya çalışıyorum. Sen de bu anlamda tam aradığım konuklardan birisin.
Seni tanımayanlar için özgeçmişinden kısaca söz etmek istiyorum. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Film Çalışmaları okudun. Central European University’de Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji üzerine yüksek lisans yaptın. Norveç Kraliyeti Büyükelçiliği’nde sanat ve kamu diplomasisi alanında çalıştın. Görsel kültür, kolektif hafıza, Avrupa çalışmaları ve Tanzimat edebiyatı üzerine akademik çalışmalar yürüttün.
Ama özgeçmişini okurken dikkatimi çeken diplomaların değil, peşinden gittiğin sorular oldu.
İlk bakışta birbirinden uzak görünen bütün bu alanların ortak bir noktası var gibi geliyor bana: İnsan, geçmişiyle ve kendisiyle nasıl ilişki kuruyor?
Bütün bu yıllar boyunca seni peşinden sürükleyen, hiç değişmeyen soru neydi?
Melida Tüzünoğlu: Çok zor bir soru. Biraz kişisel bir yerden cevaplayacağım.
Ben göçmen bir ailede büyüdüm. İstanbul’da ama yalnızca Yugoslavya’dan göç etmiş ailelerin yaşadığı oldukça kapalı bir mahallede… Evde Sırpça konuşulurdu. Türkçeyi ise ilkokula başladığımda gerçekten öğrenmeye başladım.
Bu benim için sarsıcı bir deneyimdi. Çünkü kendi dilimde kendimi rahat ifade edebilen, bununla övülen bir çocuktum. Bir anda başka bir dilin içinde buldum kendimi. Üstelik birçok kelimenin neden öyle söylendiğini sorguluyordum. Öğretmen “çorap” dediğinde, “Hayır öğretmenim, bunun doğrusu ‘çarap’.” diye itiraz edecek kadar.
O zamanlar bunun utancını da yaşadım. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, tam da o deneyimin bana dili sorgulamayı öğrettiğini görüyorum.
Sonra bunun yalnızca bir dil meselesi olmadığını fark ettim. Bambaşka bir kültürün içine girmiştim. Oysa hâlâ aynı şehirde yaşıyordum. Yıllar sonra Yorgos Lanthimos‘un Köpek Dişi filmini izlediğimde çocukluğuma dair pek çok şey gördüm. Kendimi o kadar kapalı bir dünyanın içinde büyümüş hissediyordum ki, film bana hiç yabancı gelmedi.
İyi Edebiyat, Mizah ve Yazma Süreci

Melida Tüzünoğlu: Dil beni doğal olarak kitaplara götürdü.
Şanslıydım; çok küçük yaşta iyi yazarlarla tanıştım. Bunların başında da Aziz Nesin geliyor. Onun mizahı, dili kullanış biçimi, topluma bakışı beni derinden etkiledi. Belki her şeyi tam anlamıyla kavrayamıyordum ama dilin sınırlarının ne kadar geniş olabileceğini onun sayesinde keşfettim.
Sonra yazmanın dönüştürücü gücünü fark ettim. Okudukça yazıyor, yazdıkça daha çok okumak istiyordum. Aynı dönemde Avrupa sinemasıyla tanıştım. İyi edebiyat, iyi sinema, iyi sanat… Bunların hepsi bende nitelikli olana karşı bitmeyen bir merak yarattı.
İlginç olan şu ki, bu yönelim bana ailem tarafından verilmiş bir eğitim değildi. Tamamen kendi keşfimdi.
Ama bugün dönüp baktığımda, aslında ailem bana başka bir yerden estetik ölçütü kazandırmış. Evde sürekli bir kumaşın kalitesi, bir eşyanın sağlamlığı, iyi işçiliğin ne olduğu konuşulurdu. Belki sanat konuşulmuyordu ama bir şeyin gerçekten “iyi” olup olmadığını ayırt etme fikri hep vardı.
Sanırım ben de o ölçüyü zamanla kitaplara, sinemaya ve düşünceye taşıdım.
Bihter Ayyıldız: Seni ilk okuduğumda aldığım edebi hazzın kaynağını şimdi daha iyi anlıyorum. Genç yaşta Aziz Nesin’le tanışmak gerçekten büyük bir şans.
Bugün mizahın sınırlarının sürekli tartışıldığı bir dönemde sen de mizahı oldukça cesur kullanan yazarlardan birisin. Bu bilinçli bir tercih mi?
Melida Tüzünoğlu: Aslında hayır.
Komik olmak için yazmıyorum. Yazarken doğal olarak ortaya çıkıyor. Ne zaman özellikle espri yapmaya çalışsam hiç komik olmuyor. Ama düşünceyi takip ettiğimde, hayatın kendi absürtlüğü metnin içine kendiliğinden sızıyor.
Benim için yazmak da okumak da son derece organik süreçler. Hiçbirini planlayarak yapmıyorum. Sanırım okur da o doğallığı hissediyor.
Edebiyat Neden Yeniden Lüksün Bir Parçası Haline Geldi?

Bihter Ayyıldız: İyi yazabilmenin en önemli koşullarından biri, iyi bir okur olmaktan geçiyor. Bugün ise ilginç bir dönemin içindeyiz. Kitaplar yeniden popüler kültürün merkezine yerleşmeye başladı.
Dua Lipa’nın Portekiz’de açtığı kitapçı uzun süre konuşuldu. Yasaklı kitaplara yer vermesi de ayrıca dikkat çekti. Öte yandan son birkaç yıldır birçok lüks markanın kitap kulüpleri kurduğunu, ürün tanıtmak yerine okuma listeleri paylaştığını görüyoruz. Sosyal medyada edebiyat görünür hale geldi.
Sen de moda dünyasının içinden biri olarak Vogue‘da yazıyorsun. Merak ediyorum; bu gerçekten edebiyata duyulan samimi bir ilginin sonucu mu? Yoksa kapitalizmin keşfettiği yeni bir tüketim alanı mı?
Melida Tüzünoğlu: Bence ikisi de.
Bir yandan anlamını yitirmiş, içi boşalmış pek çok kavramın içinde yaşıyoruz. Diğer yandan da aşırı üretim ve aşırı tüketimin yarattığı büyük bir tatminsizlik var. Belki de bu yüzden kitaplar hâlâ içi dolu kalabilmiş nadir alanlardan biri gibi görünüyor.
Sürekli ekranlara bakıyoruz, durmadan yeni görüntüler tüketiyoruz. Böyle bir dünyada insanlar yeniden kitaplara, düşünmeye ve edebiyata dönme ihtiyacı hissediyor olabilir. Bunun samimi bir tarafı olduğuna inanıyorum.
Ama elbette sistem de bunu hızla tüketilebilir bir şeye dönüştürmeye çalışıyor.
Bu eğilim gerçekten derinleşir mi, yoksa yalnızca estetik bir görüntü olarak mı kalır, bunu zaman gösterecek.
Örneğin Miu Miu’nun düzenlediği kitap buluşmalarını görsel olarak çok etkileyici buluyorum. Entelektüel bir atmosfer kuruyor. Ama asıl mesele, orada hangi kitapların konuşulduğu, nasıl tartışmalar yapıldığı. O kısmı çok görünür değil.
Dua Lipa’ya gelince… Onun hikâyesine biraz daha farklı bakıyorum. Göçmen bir ailenin çocuğu. Çok genç yaşta tek başına Londra’ya gidiyor, kendi hayatını kuruyor. Böyle bir yolculukta kitapların ona gerçekten eşlik ettiğine inanmak istiyorum. Booker Ödülleri’ndeki konuşmasını dinlediğimde de bunu hissettim. İyi hazırlanmış, iyi düşünülmüş bir konuşmaydı.
Elbette bugün dünyanın en büyük pop yıldızlarından biri ve yaptığı her şey aynı zamanda ticari bir değer taşıyor. Ama bütün bunların içinde kitaplara gerçekten inanan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bu görünürlüğü başka şekillerde de kullanabilirdi. Kitapları seçmiş olması bana kıymetli geliyor.
Bilginin Sorumluluğu ve Tüketim Kültürü

Bihter Ayyıldız: Belki de kitaplar tam da bu yüzden zamansız.
Bazen insanın sığındığı bir liman oluyorlar, bazen de hiç bilmediği dünyaların kapısını açıyorlar. Ben de kitaplarla ilişkimi bu iki duygu arasında kuruyorum; kimi zaman uzaklaşmak, kimi zaman derinleşmek için.
Ama kitapların başka bir tarafı daha var: Bilgi.
Ve bugün bana kalırsa en güvenli alan biraz da bilmemek. Çünkü bir şeyi gerçekten bildiğiniz anda, o bilgi sizden bir tavır beklemeye başlıyor. Artık görmezden gelemezsiniz.
Senin özellikle Her Şey Konuşacak kitabında tam da bunu hissettim. Okurken birçok yerde “Artık bunu biliyorum; peki şimdi bu bilgiyle ne yapacağım?” diye düşündüm. Kitap, okuru tam da bu rahatsız edici soruyla baş başa bırakıyor.
Sen bilginin bu ağırlığını nasıl taşıyorsun?
Melida Tüzünoğlu: Oldukça ağır. Ama benim için bu ağırlıkla baş etmenin yolu yazmak.
Bazen çok sıradan kabul ettiğimiz bir bilgiyle başlıyor her şey. Mesela “Pamuk doğaldır, iyidir.” cümlesi… Sonra kendime şu soruyu soruyorum: Pamuk nerede yetişiyor? Nasıl yetişiyor? Bunun bedelini kim ödüyor?
O soruların peşinden gidince Aral Gölü’ne kadar ulaşıyorsunuz.
Bir gölün nasıl yok edildiğini, bunun yalnızca bir çevre felaketi olmadığını; insanların yaşamını, kültürünü, ekonomisini ve hafızasını da yok eden büyük bir kırılma olduğunu görüyorsunuz.
Sonra şu gerçekle yüzleşiyorsunuz:
Bir tişört aslında yalnızca bir tişört değil.
Onun arkasında doğa, emek, siyaset ve tarih var.
Beni en çok sarsan şeylerden biri de bunu çok geç öğrenmiş olmamdı. Çocukluğum boyunca Aral Gölü’nün hâlâ var olduğunu sanıyordum. Gerçeği otuzlu yaşlarımda öğrendim.
Asıl yüzleşmem gereken şey belki de buydu.
“Neden bunu bu yaşımda öğrendim?”
Bu soru beni başka soruların peşinden sürükledi.
Bugün kıyafetlere, nesnelere ya da gündelik hayatın sıradan görünen parçalarına artık eskisi gibi bakamıyorum. Bu, sadece pamuk meselesi de değil. Aşırı üretim ve aşırı tüketim üzerine kurulu bütün sistemle ilgili. Ne giydiğimiz kadar, neden bu kadar çok tükettiğimiz sorusu da önemli.
”Her Şey Konuşacak” Kitabı: Cesaret ve Merak

Bihter Ayyıldız: Sanırım kitabını okurken beni en çok etkileyen şey de buydu.
Bilgiyi yalnızca aktarmıyorsun; okurun onunla birlikte yaşamasını sağlıyorsun. Bir şeyi öğrendikten sonra artık eski insan olarak kalamıyorsun. Ve tam da bu yüzden bilgi ağır. Çünkü beraberinde sorumluluk getiriyor.
Bir yandan iklim krizini, diğer yandan üretim ilişkilerini, eşitsizlikleri okuyorsun. Sonra bunları gündelik hayatın içine taşıyorsun. Bu da insanı ister istemez değiştiriyor.
Kitabında beni en çok etkileyen karakterlerden biri de Fatoş oldu. Özellikle söylediği şu cümle…
“Eskide kaldı anneciğim. Anlamıyor musun? Yeni bir hayata başlamak istiyorum ben. Sevdiklerimi bile geride bırakacak kadar kararlıyım.”
Bu cümle bana sadece bir genç kızın hikâyesini anlatmıyor.
Cesareti anlatıyor.
Geçmişle gelecek arasında kalmayı anlatıyor.
Senin hayatında bu cümlenin karşılığı ne?
Melida Tüzünoğlu: Fatoş’un içinde elbette benden parçalar var. O da çok merak eden, öğrenmek isteyen, bulunduğu yere razı olmayan biri. Ben de hep öyleydim.
Merak ettiğim şeylerin peşinden gittim. Bazen bunun bana ne kazandıracağını bilmeden gittim. Hiçbir zaman yalnızca para kazanacağım için bir yol seçmedim. Bunun kolay bir tercih olduğunu söyleyemem. Çünkü hayatın gerçekleri var. Çalışmanız gerekiyor. Geçiminizi sağlamanız gerekiyor. Ben de yıllarca çalıştım, burslar kazandım, sınavlara hazırlandım, emek verdim. Ama bütün bunların içinde merak ettiğim soruları hiç bırakmadım.
Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük şansımın bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan, gerçekten merak ettiği şeyin peşinden gittiğinde yoruluyor ama tükenmiyor.
Ne yazık ki bugün çok yetenekli pek çok insanın buna imkân bulamadığını da görüyorum. Kimi ekonomik nedenlerle… Kimi cesaret edemediği için…
O yüzden Fatoş’un söylediği o cümle benim için her şeyden önce cesaretle ilgili:
Bazen yeni bir hayata başlayabilmek için geride bırakmayı göze almak gerekiyor.
Çocukların Edebiyatla Erken Yaşta Tanışması Neden Önemli?

Bihter Ayyıldız: Biz ilk kez bir ileri dönüşüm atölyesinde tanışmıştık. Seni tanıyan herkes gibi ben de sakin, dengeli ve ölçülü bir Melida tanıdım. Ama kitaplarını okuduğumda bambaşka bir yazarla karşılaştım. Sanki bütün o yüksek duygular, öfke, merak ve hayranlık yazarken görünür oluyor.
Belki de bunun kökünde yine çocuk yaşta Aziz Nesin’le tanışmış olman var. Buradan küçük bir kamu spotu da vermek isterim. Keşke her çocuk erken yaşta Aziz Nesin’le tanışsa.
Melida Tüzünoğlu: Kesinlikle katılıyorum. Üstelik ne büyük şans ki bize onlarca kitap bırakmış.
Bence çocuklar her şeyi tam anlamasalar bile iyi edebiyatla erken yaşta karşılaşmalı. Çünkü o metinler yıllar sonra yeniden açılıyor. İnsan büyüdükçe aynı kitabı başka gözlerle okumaya başlıyor.
Ama sadece edebiyat da yetmiyor.
Biraz sinema…
Biraz tarih…
Biraz müzik…
Biraz sanat…
Hepsi birbirini besliyor.
Bir kitabı gerçekten anlayabilmek için bazen bir tabloyu tanımak gerekiyor. Bir filmi anlamak için tarihi bilmek gerekiyor. Dünya aslında tek bir disiplinin içine sığmayacak kadar büyük.
Bihter Ayyıldız: Biraz da bu yüzden bugün sahip olduklarımızı, elimizden kaybettiklerimizi ve bütün bunların nasıl birbirine bağlandığını bilmek çok önemli. Bilgi bazen insana güç veriyor. Bazen de büyük bir sorumluluk yüklüyor. Belki de bu yüzden birçok insan artık bilmek istemiyor. Çünkü bildiğimiz anda harekete geçmek zorunda hissediyoruz.
Sen ise tam tersine, o zor bilgilerin peşinden gitmeyi seçiyorsun. Ve bunu da son derece akıcı bir dille yapıyorsun. Bugün sosyal medyanın hızına alışmış bir okur bile senin kitaplarını elinden bırakamıyor. Bu bence çok kıymetli.
Ben de seni tanıdığım, yazdıklarını okuyabildiğim ve sayende birçok konuya yeniden bakabildiğim için gerçekten mutluyum.
İyi ki geldin.
Melida Tüzünoğlu: Çok teşekkür ederim.
Zamanın Ruhu: Çağımızın Anahtar Kelimesi “Oburluk”

Bihter Ayyıldız: Programımızın adı Zamanın Ruhu. Bu yüzden her konuğuma aynı soruyu sorarak bitiriyorum.
Sence yaşadığımız çağ, yıllar sonra tek bir kelimeyle anılacak olsa o kelime ne olurdu?
Ve neden?
Melida Tüzünoğlu: Aslında buna verilen akademik isimler var.
Tüketim çağı deniyor.
Antroposen deniyor.
Ama ben tek bir kelime seçecek olsam…
Oburluk derdim.
Çünkü her konuda doymaz hale geldik. Daha çok tüketmek istiyoruz. Daha çok görmek… Daha çok bilmek… Daha çok sahip olmak… Bu yalnızca alışverişle ilgili değil. Bilgi konusunda da aynı oburluğu yaşıyoruz. Sürekli yeni şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Ama onları sindirecek zamanı kendimize tanımıyoruz. Belki de çağımızın en büyük problemi bu. Derinleşemeden yenisine geçiyoruz. Bir yandan inanılmaz bir bilgi çağındayız. Diğer yandan hiçbir şeyi yeterince içselleştiremiyoruz.
Elbette bu çağın çok karanlık tarafları da var. İklim krizi… Devasa tekstil atıkları… Okyanuslarda yüzen plastik adaları… Giderek büyüyen eşitsizlikler… Bunların hepsi çağımızın gerçekleri.
Ama ben umutsuz olmayı sevmiyorum. İnsanlığın en güzel tarafı, bütün bu çelişkilerin içinde hâlâ daha iyisini hayal edebilmesi. Daha adil bir dünya kurmanın mümkün olduğuna inanıyorum.
Ve bunun için çaba göstermeye devam etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bihter Ayyıldız: Ben de bu sohbeti başka bir kitaba gönderme yaparak bitirmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl küratörlüğünü yaptığım sergide Georges Didi-Huberman’ın Ateş Böceklerinin Var Kalma Mücadelesi kitabı üzerine çok düşündük. Huberman, Pasolini’nin karamsarlığına karşı, bütün karanlığa rağmen hâlâ ışık saçan ateş böceklerinden söz eder.
Ben de seni biraz öyle görüyorum. Bugünün gürültüsü içinde düşünmeye devam eden, merakını koruyan ve ışığını kaybetmeyen insanlardan biri olarak…
Belki gerçekten oburluğun çağındayız. Ama umarım bir gün yeniden daha rafine, daha derin ve daha özenli bir dünyanın kapısını aralayabiliriz.
İyi ki geldin.
Melida Tüzünoğlu: Ben teşekkür ederim.
Bihter Ayyıldız: Bir sonraki Zamanın Ruhu bölümünde görüşmek üzere.










