Zendaya belki de son yılların en tartışmalı popüler kültür figürlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Otuz yaşındaki genç yıldız kimileri için büyük bir balon, kimileri için de yeni bir ikon…
Peki hangisi doğru?
Zendaya ve Hollywood Açmazı

Zendaya’nın sinema kariyerini doğru konumlandırabilmek için önce Hollywood’un içinden geçtiği sancılı döneme yakından bakmak gerekiyor. Öyle ki Hollywood şu anda üretkenlik, bilet satışları ve istihdam başlıklarıyla kategorize edebileceğimiz üç ayaklı bir krizin ortasında. Seksen yıl önce ortalama bir Amerikalı ayda iki defa sinemaya giderken bugün yılda iki kere gidiyor. Amerikan sinema endüstrisinin yarattığı istihdam son dört yılda %30 oranında geriledi. Ayrıca son yirmi yılda geçtiğimiz yüzyıldan kalma fikri mülkiyetler tekrar tekrar sunuluyor ve yeni “sinema yıldızlarına” yer açılamıyor. Hatta geleneksel anlamda bu kavramın can çekiştiğini de söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız en önemlisi de bu kısım.
Hollywood 2000’lerin başından beri daha az riskli olduğu için işin senaryo kısmını Marvel yahut DC Comics gibi büyük fikri mülkiyetlere emanet ediyor. Kurgusal karakterlerin oyuncuların önüne geçtiği bu düzende film yıldızları da bir tür marka yüzüne dönüşüyorlar. Yani seyirci Mark Ruffalo yerine Hulk karakterini görmeye gidiyor.
Bu dönüşüm, sosyal medyanın hayatın merkezine oturması ve dijital platformların yükselişi ile geri dönüşü zor bir yola girmiş oldu. Artık bir sinema oyuncusunun bir tür sinema yıldızına dönüşebilmesi için iyi rol yapmasından ziyade popüler kültür organlarındaki görünürlüğü ve ulaşılabilirliği çok daha büyük önem arz ediyor. 90’larda film afişinde Julia Roberts yada Bruce Willis gibi isimlerin yer alması seyirciyi salonlara çekmek için yeterliyken bugün TikTok akımları ve yapılan editlerin tıklanma oranları çok daha belirleyici oluyor.
Bu sürece bir de 2000’lerden sonra çocuk kanallarının piyasaya sürdüğü onlarca genç ismin çalkantılı kariyerleri dahil oldu. Çünkü bu popüler yüzler bir yandan gişe hasılatı vadederken bir yandan da sinemanın prestijini tehdit ediyorlardı. Hollywood, ticari zorunluluklar ile sanatsal kaygılar arasında sıkıştığı ve geleneksel yıldız kavramının en genç temsilcilerinin bile ilk sükseli çıkışlarını en az otuz yıl önce yapmış olduğu bu dönemde sinema endüstrisinin biçimine de karar verecek olan yeni “yıldız” formülünü arıyor.
Zendaya: Kusursuz Bir Kariyer İnşa Etmek

Zendaya, tam adıyla Zendaya Maree Stoermer Coleman 1996 yılında Kaliforniya’da öğretmen bir çiftin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sanat okulunda okurken biraz da annesinin vesilesiyle tiyatro ile tanıştı. Daha sonra da mankenlik ve müzik videolarında dansçılık denemeleri oldu. Büyük çıkışı ise 2010 yılında rol almaya başladığı Disney Channel dizisi Shake It Up ile gerçekleşti. Dizi için seslendirdiği şarkılar da müzik listelerinde yer almaya başladı.
2013 yılında kendi adını taşıyan ilk albümü Zendaya’yı çıkardı ve büyük ilgi gördü. Aynı yıl Dancing With The Stars yarışmasına katılarak ikinci oldu. 2015 ile 2018 yılları arasında ise Disney’in K.C. Undercover isimli dizisinde rol aldı. Aynı zamanda dizinin bazı bölümleri için yapımcılık görevini üstlendi.
Disney’in ardından sinemaya hızlı bir geçiş yapan Zendaya, geniş kitlelerin ilgisini çeken yapımlarda yer aldı;
2017 yılında Spider-Man: Homecoming ve The Greatest Showman filmlerinde, 2019 yılında Spider-Man: Far From Home filminde, 2021’de Dune, Spider-Man: No Way Home ve Malcolm & Marie filmlerinde, 2024’de Dune: Part Two ve Challengers filmlerinde, 2026 yılına geldiğimizde ise Spider-Man: Brand New Day, The Drama ve The Odyssey filmlerinde rol alarak sinema seyircisinin karşısına çıktı.
Zendaya’nın kariyerindeki en büyük dönüm noktası ise bir HBO draması olan Euphoria’da madde bağımlılığıyla mücadele eden Rue Bennett karakterini canlandırması ile oldu. Bu performansı ile iki Emmy ve bir Altın Küre ödülü kazandı.
İlk bakışta tüm bu kariyer yolu kusursuz biçimde planlanmış gibi görünmeyebilir. Ama biraz yakından bakarak hem kendi içinde hem de Hollywood’un içinden geçtiği süreçteki beklentileri ile ne kadar isabetli olduğunu görebiliriz…
Blockbuster ile Auteur Arasında Denge ve Karakter Tercihleri

Belki de ilk olarak Zendaya’nın rol almayı ve nasıl rol almayı tercih ettiği filmlere bakmalıyız. Sinema kariyerinin başından bu yana bir yandan Spider-Man ve Dune serileri gibi blockbuster yapımlarda bir yandan da The Odyssey ve Challengers gibi auteur sineması örneklerinde yer alıyor. Bu stratejik açıdan oldukça mantıklı bir tercih. Çünkü bu kariyer mimarisi sayesinde Zendaya, hem gişe açısından bankabl hem de artistik açıdan Disney çıkışlı isimlerin ciddiye alınmaması engelini aşmış saygın bir aktris olarak piyasada geniş bir yer kaplıyor.
Ayrıca oynadığı blockbuster filmlerde dahi tipik bir “aşk nesnesi” olmayı reddettiğini söyleyebiliriz. Çok daha kompleks ve mesafeli karakterleri canlandırma ısrarını Dune’daki Chani ve Challengers’daki Tashi Duncan rollerine kattığı derinliğe bakarak görebiliyoruz. Bu tercihleri Zendaya’yı, çağdaş sinema seyircisinin beyaz perdede görmek istediği kadın imajına fazlasıyla uygun bir isim haline getiriyor.
Minimalist Oyunculuk Stili ve Ekran Karizması

İkinci olarak oyunculuk stiline ve perdede kapladığı büyüklüğe bakabiliriz. Zendaya’nın pek çoklarına “Ne oyunculuğu var sanki?” dedirten mikro ifadelere dayalı oldukça minimalist bir oyunculuk tarzı var. Abartılı ve dramatik aksiyonlar yerine bilhassa close-up özelinde daha sinematik bir üslup takınıyor. Örneğin Dune filminde canlandırdığı Chani diyalog açısından oldukça kısıtlı ve Euphoria’daki Rue ise mesafeli, travmatik ve bağımlı bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Zendaya bu iki rolde de kısıtlı imkanları minimalist stiliyle bir fırsata çeviriyor.
Ayrıca Zendaya’nın sinema diliyle “presence” etkisine sahip olduğu da söylenebilir. Tabii ki Audrey Hepburn yada Grace Kelly gibi isimlerle kıyaslamak adaletsizlik olacaktır. Fakat Zendaya’nın da kamerayı kendisine çeken bir karizması var.
Kırmızı Halı: Bir Moda İkonu Olarak Zendaya

Üçüncü olarak da oyunculuk kariyerinin yanı sıra stilisti Law Roach ile birlikte imza attığı kırmızı halı görünümleriyle bir moda ikonuna dönüşmesine değinebiliriz. Oyuncunun kırmızı halıdaki her kıyafeti temsil ettiği karakter ve filmin temasıyla uyumlu olarak seçiliyor. Böylece modayı pasif bir giyinme eyleminden çıkarıp aktif bir performans biçimine dönüştürmeyi deniyor. Ayrıca Louis Vuitton, Valentino ve Bulgari gibi küresel lüks markaların marka elçisi de olan Zendaya, 2024 yılında Met Gala‘nın eş başkanlık görevini de üstlenmişti.
Yine de keşke The Odyssey filminin tanıtımında 2 bin 700 yıllık çalıntı İran küpelerini takmasaydı…
Tüm bunların ışığında Zendaya’nın başarısının tesadüfi bir popülerlikten değil, doğru kariyer planı ve sanatsal özdenetimden doğduğu söylenebilir. Bu haliyle de Zendaya, Hollywood’un arzuladığı yeni nesil yıldız tiplemesinin mükemmel bir karşılığı olarak vücut buluyor.
Aslında belki de insanlar Zendaya’yı değil de bu yeni yıldız tiplemesinin balon olduğunu düşünüyor olabilirler. Çünkü tabii ki de adı afişte yazıyor diye geniş kitleleri salona toplayamaz ya da senaryoya ve prodüksiyona bakılmaksızın tek başına bir filmi sırtlayamaz. Hatta o kusursuz güzellik klişesinden de oldukça uzak… Fakat muhafazakar bir bakış açısı için üzücü olsa da artık tüm bunlara ihtiyaç duyulmuyor.
Zendaya için bu yeni yıldız tanımının sınandığı en yeni iş de Nolan’ın tartışmalı The Odyssey uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor.
Hadi bu filme de bir göz atalım…
The Odyssey İncelemesi

The Odyssey henüz vizyona girmeden olası kast seçimleri ve formatına kadar pek çok yönüyle tartışıldı. Fakat gösteriminin dördüncü haftasında 1.1 milyar doları geçkin hasılatıyla Nolan’ın en çok kazandıran filmi oldu. Gelin, önce tartışmalara daha sonra da filme bakalım…
The Odyssey baştan sona IMAX’in 70 mm’lik özel kamerasıyla çekiliyor ve dünya üzerinde sadece 41 salon bu formatı destekliyor. Bu salonlardan hiçbirisi de Türkiye’de bulunmuyor ve hatta tüm Avrupa’da yalnızca dört tane var.
Pek çok insan yönetmenin bu tercihini elitist bir tavırla izleyici ile eserinin arasına fiziksel, coğrafi ve ekonomik bir bariyer örmek olarak yorumladı. Fakat durum pek de öyle değil… Her şeyden önce film, dünyadaki tüm salonlarda perdenin iki yanında bir miktar boşluk kalacak şekilde hiçbir kayıp olmadan da pek tabii gösterilebilirdi. Fakat Nolan her salon için kendi tercihini yapıyor. Yani her halükarda yönetmenin istediği formatta seyretmiş oluyoruz. Nitekim film de bu durum düşünülerek çekilmiş. Haliyle kadrajda sinematografik açıdan bir kayıp yaşanmıyor. Nolan‘ın bu tercihini sinema deneyimine bakış açısının bir çıktısı olarak değerlendirmenin ve film-sinema ilişkisi üzerine düşünmenin çok daha faydalı olacağını düşünüyorum.
Bir de filmin oyuncuları paylaşıldıktan sonra yaşananlar var. Sinon rolünü üstlenen Elliot Page’in Akhilleus’u canlandıracağı zannedilip yeterince güçlü görünmediği ve Helen’i canlandıran Lupita Nyong’o’nun yeterince beyaz görünmediği için beğenmediler. Zaten filmde de kimse yeterince “Yunan” görünmüyor. Fakat karın ağrısının sebebi bu değil tabii ki… Ne yazık ki Nolan’ın da woke kültürüne yenik düştüğünü düşünenler bunun bir film olduğunu, filmlerde oyuncuların rol yaptıklarını, sözgelimi bir meşe ağacını oynayan bir oyuncunun ağaç olması ya da ağaca benzemesi değil de ağaç-mış gibi yapması gerektiğini düşünmemeyi tercih ediyorlar.
Biz en iyisi filme dönelim…
Her şeyden önce The Odyssey filminin Nolan’ın Odysseia uyarlaması olduğunu yinelemek gerekiyor. Yani film destanla aynı akışı ve detayları barındırmıyor. Fakat bunu bir eksiklik olarak görmemeliyiz. Nitekim yönetmen de bir belgesel vadetmiyor. Burada asıl tartışılabilecek şey bir İngiliz olan Nolan’ın Akdeniz kültürüne içkin bu çok katmanlı mitolojiyi nasıl anladığı ve kendi filmografisi içinde nasıl konumlandırdığı olabilir.
Nolan’ın Kültürel Bariyerleri

Homeros’un Odysseia’sında kader, tanrıların bile tam olarak üstünde olmadığı kozmik bir düzeni ifade eder. Odysseus ise zekasıyla meşhurdur. Fakat bu zeka kaderi alt etmek için değil, kaderden sağ kurtulmak için oradadır. Yani Odysseus itaat etmez. Ama sınırları kavrar. Tanrılar ise kıskançtırlar ve apaçık biçimde taraf tutarlar. İnsan hayatı tanrılar arasındaki mücadelede bir oyun alanından pek fazlasını ifade etmez. Ayrıca Odysseus’un yolculuğu kişisel bir başarı öyküsü değildir. Evine dönmeye çalışırken tüm mürettebatını kaybeder. Bu, kaderin karşısında zekasının yetersizliğini ve trajediyi simgeler.
Buna karşın Nolan, Odysseus’un varoluşsal niteliği olan antik zekasını batılı bir modern pragmatizm ile değiştiriyor. Tanrıların kaprisleriyle şekillenen trajik evren de yerini bireysel iradenin engelleri aşma macerasına bırakıyor. The Odyssey’de tanrılar ilahi bir güç olmaktan ziyade travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Odysseus’un psikolojik bariyerlerini andırıyorlar. Böylece tanrıların gazabı ortasında savrulan basit bir insanı değil, doğaya karşı direnen bir çeşit seküler protagonistin serüvenlerini izlemiş oluyoruz.
Nolan’ın Kadın Karakter Zafiyeti

Hollywood sinemasının genelinden alışık olduğumuz üzre Nolan sinemasında da erkek karakterler çok yönlü, kompleks ve derin tahlillerle donatılmışken kadın karakterler genelde erkek karakter için motive edici yüzeysel bir unsur olarak kalır. Buna karşın Homeros’un Odysseia’sında Penelope, Kirke, Athena ve Kalypso gibi kadın karakterler zekaları, büyüleri, güçleri ve kurdukları stratejilerle hikayeye yön verirler. Ne yazık ki Nolan, bu zengin mitolojik kadın figürlerini işlerken onların sahip olduğu potansiyeli ıskalayarak anlatının içinde silikleştiriyor.
Sonuç olarak film, güçlü oyunculukları ve prodüksiyonu ile izlenmeye değer olsa da ne yazık ki Nolan’ın kendi kültürel ve anlatısal sınırlarına çarpıp erozyona uğruyor.











