The Odyssey’in gösterime girmesinin ardından filmi, yaşanan tartışmalar ve Zendaya’nın kariyer yolculuğu üzerinden incelemiştik. Şimdi ise Timothée Chalamet ile beraber Hollywood’da starlık kavramı ve popüler kültür ikonlarının dönüşümüne biraz daha yakından bakacağız.
Yaklaşık son yirmi senedir Hollywood merkezli çağdaş sinema endüstrisi filmlerin yükünü, oyuncu karizması kavramı üzerinden alıp marka ve fikri mülkiyetlerin sırtına yüklüyor. Bu sebepleri yönüyle kompleks dönüşümü amerikanın güncel politik iklimi, ekonomik dalgalanmalar, bütçe kısıtlamaları, prodüktör stratejileri, toplumsal beklentiler ve Hollywood makinesinin çalışma prensipleri gibi pek çok farklı yoldan açıklamak mümkün. Uzun bir süredir Marvel ve DC gibi evrenlerin parsellediği filmlerin afişlerinde oyuncuların yüzleri yerine CGI kostüm ve maskeleri görüyoruz. Artık seyirciyi salonlara çeken temel etmen oyuncuların kendisinden ziyade temsil ettikleri kurgusal evren içinde tuttukları yer gibi görünüyor. Fakat “star” sisteminin can çekiştiği tam bu noktada bir isim beliriyor:
Timothée Chalamet…
Akışkan Maskülenlik Estetiği

Chalamet’i çağdaşlarından ayıran ve Hollywood’un yeni “en iyi erkek oyuncusu” yapan iki başat etmenden ilkinin androjen ikonografi kavramı üzerindeki dönüştürücü temsil kabiliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Amerikan sinema endüstrisi tarihinde Marlon Brando ile temelleri atılan, Al Pacino ve Robert De Niro ile sertleşen, Arnold Schwarzenegger ve Sylvester Stallone ile kaslanan ve Brad Pitt ile son geleneksel jön formuna kavuşan o karizmatik ve baskın “erkek star” anlatısı Chalamet’in fiziksel tipolojisi, tavrı ve yarattığı aura ile saha dışına itiliyor.
Oyuncu, özellikle 90’larda kabak tadı veren kusursuz ve erişilmez erkek star imajının bir antitezi olarak karşımıza çıkıyor. Chalamet; kırmızı halı ve beyaz perdede klasik hegemonik maskülenliği ve maçoluğu reddederek entelektüel, zarif ve tabu kırıcı biçimde “kırılgan” yeni bir erkeklik temsilini görünür kılıyor. Fakat onu sinema sosyolojisi açısından ilginç kılan sadece getirdiği yeni star tipolojisi ve kırmızı halıda Haider Ackermann yada Celine gibi markalarla kurduğu moda ikonluğu değil. Aynı Zendaya gibi ortaya koyduğu kariyer inşası da bir diğer etmen olarak onu diğer isimlerden ayırıyor.
Timothée Chalamet Filmleri ve Kariyer Mimarisi

Chalamet kariyerinin bir ayağını bağımsız sinemanın getirdiği sanatsal meşruiyet, bir ayağını ise blockbuster filmlerin büyük gişe gücüne yerleştiriyor. Günümüz Hollywood standartları düşünüldüğünde genç bir oyuncu için biraz riskli fakat getirisi oldukça yüksek olan bu yola biraz daha yakından bakalım…
Timothée Chalamet, Christopher Nolan‘ın 2014 senesinde vizyona giren Interstellar filminde canlandırdığı bir yan karakter ile ana akım stüdyo sinemasına ilk ciddi adımını attı. Bu noktada teamüller gereği 5-6 filmlik bir süper kahraman serisi için sözleşme imzalaması yada vasat bir gençlik dizisinde “romantik oğlanı” canlandırması gerekirdi. Fakat Chalamet radikal bir tercihle auteur sinemasına yöneldi.
İzlediği bu stratejide ilk ciddi kırılmayı Luca Guadagnino’nun Call Me by Your Name (2017) filmiyle yaşadı. Elio karakterini canlandırırken gösterdiği performansla “en iyi erkek oyuncu” kategorisinde Oscar‘a aday gösterilmekle kalmayan 22 yaşındaki isim, 1939’dan bu yana bu kategoriye aday gösterilen en genç oyuncu olarak da tarihe geçti. Fakat yaşadığı kırılma bununla da sınırlı kalmadı. Chalamet’in klasik jön beklentisinin dışına taşan fiziksel görünümü canlandırdığı Elio karakterinin arzulayan, ağlayan ve duygularından utanmayan kimliği ile birleşerek yeni bir akışkan maskülenlik temsiline dönüştü ve sanatçıyı adaylığın getirdiği popülerlikle beraber tartışmaların merkezine oturttu.
Ardından Greta Gerwig’in Lady Bird ve Little Women filmlerinde rol aldı. Özellikle Little Women filminde canlandırdığı Laurie karakteriyle yine maçoluktan çok uzak, zarif ve hatta melankolik bir erkek figürü olarak karşımıza çıktı. Bu süreçte Woody Allen’dan A Rainy Day in New York ve Felix Van Groeningen’den Beautiful Boy gibi yapımlarda da rol alarak A24 ve bağımsız sinema ekosistemindeki yerini güçlendirmiş oldu.
Emin adımlarla ilerlediği kariyeri 2021 senesinde onu, Denis Villeneuve’nin Frank Herbert uyarlaması Dune serisindeki Paul Atreides karakterini canlandırmaya getirdi. Yani Villeneuve, galaktik bir imparatorluğu yıkacak olan mesihvari bir figür için oldukça kaslı bir aksiyon starı yerine Chalamet’in aurasına başvurdu ve fazlasıyla ilgi çekici trajik bir anti-kahraman performansı elde etti. Oyuncu ise devasa bir gişe gücü ve küresel çapta tanınırlık…
Buna rağmen konfor alanına çekilmeyen Chalamet, Luca Guadagnino ile yeniden buluştuğu Bones and All (2022) gibi marjinal bir filmde rol almaktan, Wes Anderson’ın The French Dispatch (2021) kadrosuna girmekten veya Wonka (2023) gibi iddialı bir stüdyo müzikalinde ikonik bir karakteri yeniden yorumlamaktan çekinmedi.
Son dönemde James Mangold’un yönettiği Bob Dylan biyografisi A Complete Unknown ve Josh Safdie’nin yönettiği Marty Supreme gibi yapımlarda yer alarak kariyerinin şimdilik son basamağına yükselmiş oldu. Artık sadece projelere dahil edilen iyi bir oyuncu değil, projenin ticari kaderini ve sanatsal kaygısını sırtlayan kuvvetli bir isim olarak sektörde geniş bir yer kaplıyor.
Auranın Eleştirisi: “Performatif Kırılganlık”

Her ne kadar Chalamet’in ortaya koyduğu serüven Hollywood’un yeni star kalıbına ve seyircinin beğenisine ekseriyetle uygun olsa da herkesi memnun etmiyor. Eleştrilerin genel olarak iki noktada kümelendiğini söyleyebiliriz;
Tipleşme ve Tekdüzelik
Timothée Chalamet’in oyunculuk yelpazesine bakıldığında bariz bir monotonluk hemen göze batıyor. Örneğin Call Me by Your Name’deki Elio, Beautiful Boy’daki Nic Sheff veya Dune’daki Paul Atreides arasında radikal bir makas açıklığı olduğu söylenemez. Sürekli olarak hüzünlü ve/veya trajik karakterleri canlandırıyor oluşu doğal olarak sınırlı bir “durum oyunculuğu” performansının ötesine geçemediği yorumlarına sebep oluyor.
Çağdaş “Zararsız Erkek” Miti
Chalamet, bir yandan yıkılan “star” sisteminde Hollywood adına bir çeşit anka kuşu gibi görünürken bir yandan da 2020’ler kültür endüstrisinin sterilize edilmiş yeni bir ürünü olarak algılanıyor.
Oyuncunun kırmızı halı ve beyaz perdede temsil ettiği akışkan maskülenlik estetiğini devrimsel bir hareket olmaktan ziyade neoliberal kültürün “güvenli ve zararsız erkek” üretiminin bir çıktısı olarak görenler var. Chalamet, 2000’lere kadarki erkek figürünün tekinsizliğinin aksine Fransız burjuvası yahut New York entelijansiyasından çıkmış izlenimi veren bir tür kırılganlık vadediyor. Haliyle sokaktaki erkeğin yaşadığından ziyade performatif ve sınıfsal olarak korunaklı bir imajın temsili olarak görülüyor.












