Üretimde Alman disiplini, tasarımda İtalyan zarafeti… Bir asra yaklaşan, çalışma kültürünün kodlarını belirleyen bir marka… PlumeMag’in Otur Bi Konuşalım serisinin üçüncü bölümünde, Nurus Satış ve Büyümeden Sorumlu Genel Müdürü Mert Başar ile “deep work” kavramından “dopamin ulusu”na, hibrit çalışma modelinden ergonomiye, yapay zekâdan çalışma kültürünün geleceğine uzanan kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.
Bugünün en kıt kaynağı “dikkat”. Sürekli bildirimler, bitmeyen toplantılar ve kesintisiz uyaranlar arasında derinleşebilmek her zamankinden daha zor. Oysa yaratıcılık, stratejik düşünme ve gerçek üretkenlik ancak kesintisiz odaklanabildiğimiz anlarda ortaya çıkıyor. Geleceğin ofislerini tanımlayacak olan şey yalnızca teknoloji değil; insanın dikkatini koruyabildiği, derin düşünebildiği ve gerçek anlamda üretebildiği çalışma alanları olacak.
Röportajı ister izleyebilir, isterseniz okuyabilirsiniz. Buyrunuz.
Nurus: Bir Asırlık Bir Markanın Başarı Sırrı Ne?

Bihter Ayyıldız: Bugüne kadar bilişimden telekomünikasyona, havacılıktan farklı sektörlere uzanan bir kariyeriniz oldu. Peki sizi yaklaşık bir asırlık bir markaya sahip Nurus’a çeken neydi?
Mert Başar: Karar vermem hiç zor olmadı. Çünkü beni etkileyen ilk şey markanın kendisiydi.
Bugün marka denildiğinde çoğu zaman iletişim, reklam ya da görünürlük konuşuluyor. Oysa bana göre marka çok daha temel bir kavram. Başka kimsenin veremeyeceği bir sözü müşterinize verebilmek ve o sözü yıllar boyunca tutabilmek.
Nurus bunu yaklaşık bir asırdır yapıyor. En küçük ofislerden dünyanın en büyük havalimanlarına kadar binlerce projede aynı kaliteyi sunabilmek, zamanında teslim edebilmek, sorun çıktığında ürününün arkasında durabilmek… Bir şirketi gerçek anlamda marka yapan şey tam olarak bu.
Beni etkileyen ikinci konu ise vizyonuydu.
Nurus sürekli kendi sınırlarını aşmaya çalışan bir şirket. Teknolojiyi yalnızca takip etmiyor; üretimin merkezine yerleştiriyor. Ar-Ge’ye ciddi yatırım yapıyor. Dünya ölçeğinde rekabet etmeyi hedefliyor.
Ama benim için en önemlisi şu oldu: Otuz yılı aşkın iş hayatım boyunca en sık karşılaştığım problem kurumların ne yapmak istediğini tam olarak bilememesiydi. Nurus ise ne yapmak istediğini çok iyi bilen bir şirket. Düşüncesiyle yatırımları, stratejisiyle uygulamaları aynı doğrultuda ilerliyor. Bu netlik benim için çok kıymetliydi.
Geleceğin Çalışma Kültürü Nasıl Olacak?

Bihter Ayyıldız: Sizi dinlerken aklıma şu geliyor. Genellikle Almanlar üretim disipliniyle, İtalyanlar ise tasarım anlayışıyla anılıyor. Nurus ise yaklaşık bir asırdır bu iki alanı Türkiye’den dünyaya taşıyan bir marka. Üstelik bugün çalışma ve yaşam alanları da birbirine hiç olmadığı kadar yaklaşmış durumda.
Sizce çalışma kültürünü dönüştüren asıl unsur teknoloji mi, mekân mı, yoksa insanın değişen beklentileri mi?
Mert Başar: Ben çalışma hayatını tek başlık altında değerlendirmiyorum. Bunun bir sistemi olduğunu düşünüyorum.
İlk katman Ground Work. Yani şirketin stratejisini, kültürünü, yol haritasını ve çalışma biçimini oluşturduğu temel yapı.
İkinci katman Shallow Work. Tekrarlayan işler. Bence çok yakın bir gelecekte bu alanın büyük kısmı yapay zekâ ve yazılım ajanları tarafından üstlenilecek. Bu nedenle geleceğin rekabeti burada olmayacak.
Asıl önemli olan üçüncü katman: Deep Work. Yani insanın bütün dikkatini tek bir işe verebildiği, kesintisiz düşünebildiği, yaratıcılığını ortaya koyabildiği çalışma biçimi. Bu kavramı ilk kez Cal Newport çok güçlü biçimde ortaya koydu.
Hepimizin hayatında zaman zaman yaşadığı bir duygu vardır. Bir işe öylesine odaklanırsınız ki zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Saatler boyunca aynı konu üzerinde çalışırsınız ama zihniniz yorulmak yerine daha da açılır. Gerçek fikirler tam da bu anlarda ortaya çıkar.
Ne yazık ki bugünün ofislerinde bunu yaşamak giderek zorlaşıyor. Çünkü sürekli bölünüyoruz. Toplantılar… Mesajlar… Bildirimler… Her an dikkatimizi dağıtan yeni bir uyaran…
Oysa geleceğin rekabeti tam da burada şekillenecek. Daha hızlı çalışanlar değil… Daha derin düşünebilenler fark yaratacak.
Deep Work’ün ardından gelen katman Team Work. Takım çalışmasını yalnızca insanların aynı masada oturması olarak görmüyorum. Asıl önemli olan, bireysel olarak ortaya çıkan güçlü fikirlerin ekip içinde zenginleşmesi. Farklı bakış açılarıyla gelişmesi.
Son aşamada ise Network geliyor. Yani ortaya çıkan fikrin farklı disiplinlerle buluşması, yayılması ve çarpan etkisi oluşturması.
Bugün çalışma alanlarını tasarlarken bu katmanların her biri için doğru ortamlar oluşturmak gerekiyor. Derin çalışacak insanlar için farklı… Takımlar için farklı… Fikirlerin paylaşılacağı alanlar için farklı… Çünkü geleceğin çalışma kültürü yalnızca masa ve sandalyelerden oluşmayacak. İnsan davranışını destekleyen mekânlardan oluşacak.
Davranışı Tasarlayan Ofisler Dönemi

Bihter Ayyıldız: Deep work dediğiniz noktada insanın en çok bölündüğü anlardan biri de fiziksel konforsuzluk. Uzun süre aynı pozisyonda oturamadığınızda ya da bulunduğunuz ortam sizi rahatsız ettiğinde odak da dağılıyor.
Nurus’la çalışmaya başladıktan sonra fark ettiğim şeylerden biri de şu oldu: Bazı ürünlerin değerini ilk bakışta görmüyorsunuz ama kullandıkça hissediyorsunuz. O görünmeyen kalite, aslında çalışma deneyimini bütünüyle değiştiriyor.
Mert Başar: Kesinlikle.
Ofis tasarlarken çoğu zaman ilk baktığımız şey estetik oluyor. Bu çok doğal. Sonuçta yaşadığımız ve çalıştığımız mekânlar bizi temsil ediyor. Nurus da bugüne kadar uluslararası ölçekte çok sayıda tasarım ödülü almış bir marka. Ancak benim için tasarımın asıl değeri bundan sonra başlıyor. Çünkü tasarım yalnızca güzel görünmek için yapılmaz. Tasarım, insan davranışını yönlendirmek için yapılır.
Çalışma alanına girdiğinizde aslında duvarlarla değil; masanızla, sandalyenizle, koltuğunuzla ilişki kuruyorsunuz. Günün sekiz, on hatta bazen on iki saatini bu ürünlerle geçiriyoruz. Dolayısıyla ergonomi artık konfor meselesi değil; sağlık, dikkat ve üretkenlik meselesi.
Akşam eve gittiğimizde yaşadığımız boyun ağrıları, sırt problemleri, dikkat kaybı ya da yorgunluk hissi çoğu zaman yanlış tasarlanmış çalışma ortamlarından kaynaklanıyor. İyi tasarım tam da burada görünmez hâle geliyor. Çünkü doğru tasarlanmış bir ürün, kendinin daha iyi çalışmasını değil; sizin daha iyi çalışmanızı sağlıyor.
Çalışma Alanları Davranışı Nasıl Şekillendiriyor?

Bihter Ayyıldız: Aslında bu yalnızca ofisler için değil, evlerimiz için de geçerli. Hepimiz daha çok kitap okumak, daha çok ailemizle vakit geçirmek istediğimizi söylüyoruz ama salonlarımızı televizyonun etrafında kurguluyoruz. Belki de mekân, fark etmeden bizi yönlendiriyor.
Mert Başar: Kesinlikle öyle.
Bir mekân tasarlarken aslında bir davranışı tasarlıyorsunuz.
Evde nasıl yaşamak istiyorsunuz?
Ofiste nasıl çalışmak istiyorsunuz?
Bunların cevabını mekân veriyor.
Bugün birçok açık ofise baktığımda şunu görüyorum: Derin çalışmaya uygun alanlar çok az. Takım çalışması için ayrılan alanlar çoğu zaman sosyalleşme alanına dönüşüyor. Farklı ekiplerin fikir paylaşabileceği alanlar ise çoğunlukla hiç düşünülmüyor. Oysa çalışma kültürü değişirken mekânın da bu değişime eşlik etmesi gerekiyor.
Açık Ofislerde “Kendine Ait Bir Oda”

Bihter Ayyıldız: Bu noktada Calma bence çok güçlü bir örnek. Ben her deneyimlediğimde Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda kitabını düşünüyorum. Açık ofislerin modern çalışma modeli olarak sunulduğu bir dönemde insanın bireyselliğini koruyabileceği alanlar giderek daha değerli hâle geliyor.
Mert Başar: Çok güzel bir benzetme. Gerçekten de bugün insanların en büyük ihtiyacı bazen yalnız kalabilmek. Calma tam olarak bu ihtiyaçtan doğdu. Hem bireysel derin çalışma için hem de küçük ekiplerin dikkatlerini kaybetmeden birlikte üretebilmeleri için tasarlandı.
İlginç olan şu: Showroom’a gelen müşterilerimizin büyük bölümü Calma’nın içine girdikten birkaç dakika sonra aynı cümleyi kuruyor:
“Bizim ofisimizde buna ihtiyacımız var.”
Aslında ihtiyaç hep vardı. Sadece bunun bir çözümü olduğu henüz düşünülmemişti.
Bugün birçok projede müşterilerimiz mevcut planlarını yeniden düzenleyerek Calma’ya yer açıyor. Çünkü çalışanlar bu ihtiyacı artık çok net hissediyor.
Dikkat Ekonomisi ve Dopamin Çağı

Bihter Ayyıldız: Bugün çevre kirliliği kadar ses kirliliğini de konuşuyoruz.
Ama bence daha görünmeyen bir kirlilik var: Dikkat kirliliği.
Mert Başar: Ben de tam bunu söylüyorum. Artık dikkat ekonomisinde yaşıyoruz.
Bugünün en kıt kaynağı zaman değil: Dikkat.
Telefonu elimize alıyoruz. Bazen neden aldığımızı bile unutuyoruz. Beş dakika sonra kendimizi bambaşka bir yerde buluyoruz.
Yeni nesil bunun içine doğdu. Uyaran sayısı arttı. Uyaranların süresi kısaldı. Beyin sürekli yeni bir dopamin döngüsüne girmeye başladı. Bu yüzden bugün “Dopamin Ulusu”ndan söz ediyoruz.
Eskiden Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını saatler boyunca okuyabiliyorduk. Bugün aynı dikkati koruyabilmek çok daha zor.
Bu yüzden yaratıcılığı gerçekten desteklemek istiyorsak yalnızca teknolojiye yatırım yapmamız yetmez. İnsanların yeniden düşünebilecekleri sessiz alanlar tasarlamamız gerekiyor. Çünkü derin fikirler gürültünün içinde değil; dikkatin korunduğu ortamlarda ortaya çıkıyor.
Bihter Ayyıldız: Belki de geleceğin çalışma kültürü tam burada başlıyor. Daha fazla masa koyarak değil… İnsanların gerçekten düşünebildiği alanlar oluşturarak.
Yapay Zekâ Çağında İnsan Değeri Yükselir mi?

Bihter Ayyıldız: Bugün yalnızca çalışma biçimleri değil, teknolojinin hızı da baş döndürücü şekilde değişiyor. Yapay zekâ artık hayatımızın ve iş dünyasının merkezinde. Siz bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz?
Mert Başar: Yapay zekâyı yalnızca teknolojik bir gelişme olarak değerlendirmemek gerekiyor. Biz de Nurus’ta süreç yönetiminden kreatif çalışmalara kadar pek çok alanda yapay zekâdan yararlanıyoruz. Ancak asıl önemli olan, yapay zekânın çalışma hayatını nasıl dönüştüreceğiz.
Uzun yıllardır Endüstri 4.0’ı konuşuyoruz. Robotların çalıştığı, insan müdahalesinin minimuma indiği üretim tesislerinden söz ediyoruz. Ancak bizim işimizin merkezinde hâlâ insan var. Ben insanın değerinin hiçbir zaman ortadan kalkmayacağına inanıyorum. Tam tersine… Tekrarlayan işler yapay zekâ tarafından üstlenildikçe, insanın üretebildiği katma değer daha da görünür hâle gelecek.
Artık soru şu olacak: Şirketler bu dönüşüme hazır mı?
Ve belki daha önemlisi… Çalışma alanlarımız bu dönüşüme hazır mı?
Hibrit Çalışma ve Yeni Ofis Kültürü

Bihter Ayyıldız: Pandemiyle birlikte hibrit çalışma hayatımızın kalıcı bir parçası oldu. Başlangıçta büyük bir özgürlük gibi görünüyordu. Bugün geldiğimiz noktada sizce en büyük değişim ne?
Mert Başar: İlk dönemde hepimiz hibrit çalışmanın avantajlarını konuştuk. Trafik yoktu. Yolda zaman kaybetmiyorduk. Evden çalışmanın konforunu yaşıyorduk.
Ancak zaman içinde farklı sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Toplantılar uzadı. Çalışma saatleri belirsizleşti. İş ve özel hayat arasındaki sınırlar kayboldu.
Daha da önemlisi… İnsanlar yalnızlaşmaya başladı.
İş yerleri yalnızca çalışılan mekânlar değildir. İnsan ilişkilerinin kurulduğu, dostlukların oluştuğu, aidiyet hissinin geliştiği sosyal alanlardır. Ekran üzerinden çalışırken bunu kaybetmeye başladık. Bu nedenle bugün birçok kurum çalışanlarını yeniden ofise davet ediyor. Ama artık eski ofislere değil. İnsanların gerçekten gelmek isteyeceği ofislere.
Bihter Ayyıldız: Yani çalışanı ofise çağırmak yetmiyor… Oraya gelmek istemesini sağlayacak bir deneyim sunmak gerekiyor.
Mert Başar: Kesinlikle.
Ofis artık yalnızca masa ve sandalyelerin olduğu bir yer değil.
Derin çalışmayı destekleyen alanlar…
Takımların birlikte üretebildiği mekânlar…
Sosyalleşme alanları…
Sessiz odalar…
Hepsi yeni çalışma kültürünün parçası.
Bunun yanında gözden kaçan başka bir konu daha var. Bugün birçok çalışan haftanın önemli bölümünü evden çalışıyor. Peki evde kullandığı masa ergonomik mi? Sandalyesi sağlıklı mı? Işığı doğru mu? Eskiden kurumlar yalnızca ofisi düşünürdü. Bugün çalışanın evdeki çalışma deneyimi de kurum kültürünün bir parçası hâline geldi.
İş ve Özel Hayatın Yeni Dengesi

Bihter Ayyıldız: Benim çok etkilendiğim bir cümle var. Bir gün kızım bana şöyle dedi:
“Keşke ofise gitseydin de eve geldiğinde işin bitmiş olsaydı.”
Sanırım bugün yaşadığımız dönüşümü bundan daha iyi anlatan bir cümle yok.
Mert Başar: Kesinlikle katılıyorum.
Eskiden “Work-Life Balance” diyorduk. Yani iş ve özel hayat arasında bir denge kurmaya çalışıyorduk. Bugün ise “Work-Life Integration” dönemindeyiz.
İş ve özel hayat artık birbirinin içine geçti. Bu nedenle çalışma kültürünü de, çalışma alanlarını da yeniden tanımlamamız gerekiyor. İnsan odaklı çözümler üretmeden yalnızca teknolojiyle bu dönüşümü yönetmek mümkün değil.
Geleceğin En Önemli Yetkinliği: Adaptasyon

Bihter Ayyıldız: PlumeMag’de uzun zamandır “Zamanın Ruhu” üzerine konuşuyoruz. Çalışma hayatı da son yüz yılda belki hiç olmadığı kadar hızlı değişti. Bugünün çalışma dünyasını tek kelimeyle tanımlamanız gerekse hangi kelimeyi seçerdiniz?
Mert Başar: Adaptasyon.
Çünkü çevremiz sürekli değişiyor. Teknoloji değişiyor. İş yapış biçimleri değişiyor. Beklentiler değişiyor.
Ben kişisel bilgisayar devrimini de yaşadım. İnternet devrimini de. Bugün yapay zekâ çağını yaşıyorum. Her seferinde hem bireyler hem de kurumlar kendilerini yeniden tanımlamak zorunda kaldılar.
Bence geleceğin en önemli yetkinliği de bu olacak: Değişime uyum sağlayabilmek.
Biz de Nurus olarak bütün ürünlerimizi ve çözümlerimizi bu çevikliği destekleyecek şekilde geliştiriyoruz. Çünkü geleceğin çalışma kültürü yalnızca teknolojiyle değil; değişime uyum sağlayabilen insanlar ve kurumlarla şekillenecek.
Bihter Ayyıldız: Bugün artık ofislerden çok çalışma kültürünü, mobilyalardan çok insan davranışını ve teknolojiden çok dikkati konuşuyoruz. Belki de geleceğin en büyük lüksü daha büyük ofisler değil… Kesintisiz düşünebilmek. Ve belki de iyi tasarımın en büyük başarısı, fark edilmeden daha iyi düşünmemizi sağlaması.
Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim.
Mert Başar: Ben teşekkür ederim.











