Gemi batarken önce kimi kurtaracağız? Kendimizi mi, çocukları mı, yoksa büyüklerimizi mi? Oturduğumuz sitenin giriş katında yaşlı bir teyzeciğim var. Bazen girip çıkarken denk geliyorum, bir yardımcısı var yanında. Arada sırada da ziyarete gelen oğlu ya da kızı oluyor. Dikkatimi çeken şey şu: Ne zaman yardımcısıyla oturdukları bir ana denk gelsem, ikisi de kendi telefonuna gömülmüş, yan yana, bahçeye karşı öyle oturuyorlar. İleri yaşta olanların telefon ve teknolojiyi etkin kullanabilmesini elbette destekliyorum, ama sorulması gereken bir soru var: Bu kadar ekranın onlara verdiği ne? Bize verdiği ne, ya da çocuklara?
Anneme zaman zaman denk geldikçe çıkışıyorum mesela: “Ya karşındaki ekranda oynayan diziyi izle, ya elindeki telefondan Candy Crush oyna, ikisini birden idare etmeye çalışma bari!” Aynı serzenişi arkadaşlarımdan da duymaya başladım sıkça. “Annem babam çok telefona düştü, artık karşılıklı pek konuşmuyorlar bile” diyorlar. Hani biz kendimizi ekran bağımlılığından kurtarmaya çalışıyorduk. Hani çocuklarımızı ekrandan nasıl uzak tutarız diye kafa patlatıyorduk…Şimdi bir de büyüklerimizin derdine mi düşeceğiz? Batmakta olan gemiden önce hangisini kurtaracağız?
Çünkü bu sefer boğulan tek bir nesil değil.
Ekranın Yaş Sınırı Yok

Bir yanılgımız vardı sanırım: Ekran bağımlılığını gençlerin, olsa olsa bizim kuşağın derdi sanıyorduk. Büyüklerimiz “bu düzenle büyümedi,” dolayısıyla bir şekilde bağışıklı olacaklar diye düşünmüştük belki de.
Oysa algoritmanın kimin dikkatini çektiği umurunda değil. Obsesif bir kaydırma isteği yaratan tasarım, sekiz yaşındaki çocukta da işe yarıyor, yetmiş beş yaşındaki büyükannede de. Üstelik büyüklerimizin bu düzene karşı bir bağışıklığı da yok; hangi içeriğin manipülatif olduğunu, hangi haberin kurgu olduğunu ayırt etme pratiği bazen bizimkinden bile az gelişmiş olabiliyor.
Aynı Yerde, Ayrı Dünyalarda

O bahçedeki sahne aslında bunun küçük bir fotoğrafı. Bir yaşlı, bir de ona eşlik etmesi için tutulan biri, yan yana oturuyorlar ama aralarında hiçbir şey geçmiyor. Fiziksel olarak orada olmak, orada bulunmak anlamına gelmiyor artık.
Aynı his ebeveynlerimizle aramızda da var: Televizyon açık, elde telefonlar, karşılarında konuşuyoruz, onlar da hem diziyi, hem oyunu, hem de bizi idare etmeye çalışıyor. Belki de bazen tam tersi oluyor. Onlar bir şeyler anlatalım diye gözümüzün içine bakıyorlar ama biz gözümüzü telefondan ayıramıyoruz. Tek bir ekran bile yetmiyor artık dikkatimize; ikisini birden açıp aslında hiçbirine gerçekten bakmıyoruz.
Kimi Kurtaracağımız Değil, Nasıl Kurtaracağımız

Belki de sorduğumuz soru yanlış. “Önce kimi kurtaralım” diye sormak, sanki gemide tek bir can simidi varmış da onu kime vereceğimize karar veriyormuşuz gibi bir tuzak kuruyor. Oysa gemi, herkes elini aynı anda telefondan çekerse zaten batmayacak. Çocuğun ekran süresini kısıtlarken kendi telefonumuzu masaya bırakmıyorsak, ya da annemize “biraz ekrandan uzaklaş” derken gözümüzü kendi ekranımızdan ayırmıyorsak, gemiyi aslında biz batırıyoruz.
Sosyolog Sherry Turkle, tam olarak bunu tarif etmiş aslında yıllar önce: Birbirimize bu kadar bağlıyken, hiç bu kadar uzak olmamıştık. Alone Together kitabında anlattığı hal, bizim bahçedeki sahnemizle birebir örtüşüyor. Aynı mekanda, aynı kanepede, hatta aynı masada oturuyoruz, ama her birimiz kendi ekranımızın içinde ayrı bir adaya çekiliyoruz. Turkle’a göre teknoloji bize birlikte olma hissini veriyor, ama bu bir illüzyondan ibaret; gerçekte birbirimizden gittikçe uzaklaşıyoruz.
Öyle görünüyor ki asıl kurtarılması gereken, tek bir nesil değil de, aradaki temas. Birbirimizi dinleyebilecek iki gerçek kulak, birbirimizi görebilecek iki gerçek göz. Ve “hadi bırak artık” diyebilecek gerçek bir ağız. Kurtarılacak kimse de yok aslında. Hepimiz aynı anda telefonu elimizden bırakırsak, gemi zaten batmayacak.













