Google DeepMind’ın bir filozofu ekibine katması tesadüf değil. Yapay zekâ çağında teknik bilgi giderek demokratikleşirken, asıl değer belki de doğru soruları sorabilmekte yatıyor. Sanatçı Ecem Dilan Köse ile teknoloji, etik, dikkat ekonomisi ve insan olmanın geleceği üzerine konuştuk.
Yapay zekâ artık yalnızca teknoloji dünyasının değil, felsefenin, sanatın ve insanlığın ortak tartışma alanı. Üstelik bu tartışma, “Yeni teknolojiler neler yapabilecek?” sorusundan çok, “Biz bu teknolojilerle nasıl bir insan olacağız?” sorusu etrafında şekilleniyor.
Mayıs 2026’da Google DeepMind’ın ekibine filozof Henry Shevlin’i katması, bu dönüşümün en dikkat çekici sembollerinden biriydi. Uzun yıllar geleceği yalnızca mühendislerin kuracağı düşünülürken, bugün aynı şirketler geleceğin etik, ontolojik ve insani boyutlarını tartışabilmek için filozoflarla çalışıyor.
Bu değişimi uzun zamandır sanat pratiğinin merkezine yerleştiren isimlerden biri de dijital sanatçı Ecem Dilan Köse.
2025 sonunda ArtOn İstanbul’da açtığı ID.EXE: The Human Patch sergisinde yapay zekâyı yalnızca bir üretim aracı olarak değil; insan bilincini, hafızayı ve varoluşu yeniden düşünmeye davet eden bir kırılma noktası olarak ele alan Köse, teknolojiyi estetik bir gösteriden çok düşünsel bir alan olarak kullanıyor.
Longines sponsorluğundaki Zamanın Ruhu serisinin bu bölümünde Ecem Dilan Köse ile yapay zekâ çağında sanatçının rolünü, bilgi çağından anlam çağına geçişi, dikkat ekonomisini ve belki de bugün hepimizin üzerinde durduğu o büyük eşiği konuştuk.
Yeni Dönemin Sorgucuları: Sanatçılar

Mayıs 2026’da Google DeepMind’ın Cambridge Üniversitesi’nden filozof Henry Shevlin’i ekibine katması teknoloji dünyasında önemli bir tartışma yarattı. Uzun yıllar teknoloji şirketleri geleceği mühendislerin inşa edeceğine inanıyordu. Bugün ise o geleceği anlamlandırabilmek için filozoflarla çalışıyorlar. Senin de 2025 sonunda ArtOn İstanbul’da açtığın ID.EXE: The Human Patch sergisini gezerken, teknolojiyi merkeze koyarken aynı zamanda insanı, bilinci ve varoluşu sorgulayan güçlü bir felsefi yaklaşım gördüm. Sence yapay zekâ çağında bizi birbirimizden ayıracak şey teknik becerilerimiz mi olacak, yoksa sormayı tercih ettiğimiz sorular mı? Sanatçılar bu yeni dönemin en önemli soru sorucuları olabilir mi?
ID.EXE genel olarak yapay zekâ üzerine düşünülmüş bir sergiydi. Fakat sergide doğrudan yapay zekâ kullandığım yalnızca tek bir iş vardı. Aslında benim ilgimi çeken şey teknoloji üretmekten çok, teknolojinin bizi nasıl dönüştürdüğü. İnsan olma hâlimizi, düşünme biçimimizi ve yaşam pratiklerimizi nasıl değiştirdiğini araştırıyorum.
İnsan ve teknolojiyi birbirinden ayrı iki alan olarak görmüyorum. İkisini birlikte ele alıyor, birbirlerini nasıl şekillendirdiklerini anlamaya çalışıyorum.
Bugün tam da kritik bir kırılma noktasındayız. Yaklaşık iki yüz yıldır insanlık, “Ne kadar çok bilgiye sahip olursak o kadar güçleniriz.” fikriyle ilerledi. Oysa bugün ilk kez bambaşka bir problemle karşı karşıyayız. Artık bilgi kıt değil; anlam kıt.
Yuval Noah Harari’nin çok sevdiğim bir sözü var: “21. yüzyılda güç, bilgiye sahip olmaktan değil, hangi bilgiyi görmezden geleceğini bilmekten gelecek.” Bence bugün tam olarak bunu yaşıyoruz.
Yapay zekâyla birlikte bilgiye ulaşmak da, teknik araçlara erişmek de büyük ölçüde demokratikleşti. Bu yüzden geleceğin rekabeti yalnızca teknik bilgi üzerinden kurulmayacak. Sanatçılar için de, diğer disiplinler için de belirleyici olan şey perspektif olacak.
Google’ın bir filozofu işe alması da bunun sembolik bir göstergesi aslında. Eskiden teknoloji şirketleri “Filozoflar geçmişi yorumlar, mühendisler geleceği inşa eder.” diyordu. Bugün ise geleceği inşa etmenin yalnızca teknik bir mesele olmadığını fark ediyorlar. Çünkü artık mesele “Yapabilir miyiz?” sorusundan çok “Yapmalı mıyız?” sorusu. Yani geleceğin en büyük problemi teknik değil; etik. Hatta ontolojik.
Martin Heidegger’in beni çok etkileyen bir cümlesi vardır: “Teknolojinin özü teknolojik değildir.” Bu cümleyi bugün çok daha iyi anlıyorum. Çünkü teknolojiyi konuşurken aslında teknolojiyi değil, insanı konuşuyoruz. Algoritmaları tartışıyoruz, verilerimizin nasıl kullanıldığını konuşuyoruz ama bunların tamamı en başta verdiğimiz kolektif kararların sonucu. Teknoloji bizi dönüştürmüyor; biz de onu nasıl kullanacağımıza karar vererek kendimizi dönüştürüyoruz.
Benim sergilerimde de araştırdığım tam olarak bu.
İnsan zihni güncellenebilir mi?
Algoritmalar bizi nasıl şekillendiriyor?
Çok basit bir örnek verelim. Bir navigasyon uygulaması ilk başta yolu gösteriyor. Sonra yolu öğrenmemizi engellemeye başlıyor. Fark etmeden yalnızca uyum sağlayan bir canlıya dönüşüyoruz.
Teknoloji bize çok şey kazandırıyor. Ama aynı anda bizden neleri aldığını da konuşabilmemiz gerekiyor. Muhteşem bir üretim gücü sunuyor. Fakat aynı zamanda düşünme kaslarımızı tembelleştirme riski de taşıyor. Bu yüzden ben sanatın hâlâ soru sorması gerektiğine inanıyorum.
Bilim çoğu zaman cevap üretir. Sanat ise doğru soruları görünür kılar. İnsanlık da çoğu zaman yönünü bu sorular sayesinde değiştirir. O yüzden geleceği belirleyecek olan şey, en iyi algoritmayı yazabilmek değil; doğru soruları sormaya devam edebilmek.
Sanatta Yeni Akım: Gerçeklik Değil “Anlam Arayışı”

Sanat tarihine baktığımızda büyük kırılmaların çoğunun yalnızca estetik olmadığını, teknolojik ve toplumsal dönüşümlerle birlikte gerçekleştiğini görüyoruz. Empresyonizm bunun en güzel örneklerinden biri. Tüp boyaların icadı, fotoğrafın yükselişi, demiryolları, modern kent yaşamı ve yeni boş zaman kültürü; optik ve renk kuramlarındaki gelişmelerle birlikte sanatın yönünü değiştirdi. Bugün de yapay zekâ benzer bir eşikte duruyor. Sence bu yeni teknoloji yalnızca sanatçının elindeki aracı mı değiştiriyor, yoksa sanatın ne olduğuna dair tanımı da yeniden mi yazıyor?
Bu soruya çok kesin bir cevap veremeyeceğim, çünkü kendi içimde de her gün başka bir şey düşünüyorum.
Bazen bir şeyin sanat eseri olup olmadığının aslında alımlayıcıyla, yani izleyiciyle tamamlandığını düşünüyorum. Ben ne görüyorum, ondan ne alıyorum? Eğer bir yapıt beni değiştiriyorsa, şaşırtıyorsa, düşünmeye zorluyorsa görevini tamamlıyor gibi geliyor. Böyle baktığımda yapay zekâyla üretilmiş olup olmamasının hiçbir önemi kalmıyor.
Ama üretici olarak durduğum noktadan baktığımda aynı şeyi bu kadar rahat söyleyemiyorum.
Çünkü kendi işlerimde bilinçdışı da dahil olmak üzere aktardığım bir şey var. Bir enerji, bir müdahale, bazen benim bile tam olarak tarif edemediğim anlam katmanları var. Dolayısıyla bir yandan “Bunu kimin ürettiğinin ne önemi var?” derken, diğer yandan üreticinin varlığını tamamen denklemden çıkarabilir miyiz diye düşünüyorum.
Fotoğraf ortaya çıktığında da benzer bir tartışma vardı. Yeni boya teknolojileriyle, yeni medyumlarla karşılaşıldığında da… İlk anda bir şeyin yeniden üretimini kolaylaştırıyor gibi görünen teknoloji, belki de aslında sanatın sorduğu soruyu değiştiriyordu.
Bugün yapay zekâyla ilgili sürekli “Bu gerçek mi?” diye soruyoruz.
Ama belki asıl soru artık şu olmalı:
“Bu anlamlı mı?”
Belki soruyu değiştirmemiz gerekiyor. Soruyu değiştirdiğimiz anda sanatın kendisi de değişiyor olabilir.
Bir taraftan böyle düşünüyorum. Diğer taraftan da sanat zaten sürekli kendini yeniden tanımlayan bir alan olduğu için belki özünde hiçbir şey değişmiyor. Ben de hâlâ bu iki düşünce arasında gidip geliyorum.
Görsel Üretmek İçin Yazmaya Başlamak

Tam burada 2024’te yaptığın prompt işi aklıma geliyor. Manuel bir daktiloyla yapay zekâya prompt’lar veriyor ve bu yolla görseller üretiyordun. Aslında bu iş, tam da söylediğin noktada soruyu daha da derinleştiriyordu. Biraz anlatır mısın?
Evet, çok iyi hatırladın. O dönemde yapay zekânın kullanıcı ara yüzlerinin bu kadar hızlı kolaylaşması beni şaşırtmıştı. Çünkü biz zaten dijital araçlarla çok şey üretiyorduk ama yaptığımız iş hâlâ ciddi bir emek istiyordu.
Örneğin kendi veri setimi oluşturmak için on binlerce fotoğraf topluyordum. Bilgisayarımı günlerce açık bırakıyordum. Anlamlı bir çıktı elde etmek bazen on beş, yirmi gün sürüyordu. Üstelik bunun ciddi bir maliyeti de vardı.
Sonra bir anda, aylarca ya da haftalarca uğraşarak modellediğim şeylerin çok kısa sürede ve yalnızca yazarak yapılabildiğini gördüm.
Ben görsel bir sanatçıyım. Görsellik üzerinden düşünüyorum. Ama bir anda görsel üretmek için yazmam gerekti. Benim dilim değişti. Görsel bir zihin, sözel bir zihin gibi çalışmak zorunda kaldı.
Ben de bunu tartışmak için daktiloyu kullandım. Görsel üretmek için yazı yazdığım bir performans yaptım. Bir düşün: Görsel sanatçı, görsel üretmek için kelimeleri kullanıyor. Üstelik bunu bir daktiloyla yapıyor. Daktilo da burada güzel bir gönderme oldu.
Performansın sonunda sahnedeki hâlimi bir prompt gibi tarif ettim:
Pembe saçlı genç bir kadın, modern bir binada, ışıkların altında, pembe daktilosuyla görsel performansını gerçekleştiriyor…
Sonra prompt’a bir şey daha ekledim:
“Kendini sanatla anlamlandırmaya çalışıyor.”
Sanırım teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, üretici için —hatta sanatçı demeyelim, insan diyelim— yaşamı anlamlandırma ihtiyacı devam edecek. Sanata da hep bu yüzden ihtiyacımız olacak.
Sanatın biçimi değişebilir, kullandığımız araçlar değişebilir ama anlam arayışının kendisinin değişeceğini düşünmüyorum. Ben de sanatın bu tarafına tutunarak kendimi daha güvende hissediyorum.
Tam da anlattığın o iş üzerinden kişisel bir gözlemimi eklemek istiyorum. Senin üretimlerinde çok derin, zaman zaman oldukça sert meseleleri eğlenceli, estetik ve hatta ilk bakışta naif görünen bir dünyanın içine bıraktığını düşünüyorum. İzleyici o katmanı fark ettiğinde eserle başka bir iletişim kurmaya başlıyor. Yıllardır işlerini takip eden biri olarak benim de zaman içinde fark ettiğim şeylerden biri bu. Üretimlerinde malzeme, teknik ve anlatım biçimi sürekli değişiyor ama bütün bu işlerin içinden geçen görünmez bir hat var.
Bunun dışarıdan görülmesi çok hoşuma gitti. Ben gizli gizli yaptığımı zannediyordum. Yakalandım.
Hız Çağında Yavaşlık Bir Direnme Biçimi mi?

Sınırlar üzerine yaptığın son işlerinden birinde, Saint Benoît Kilisesi’ndeki sergide yer alan omurga formundaki enstalasyonun beni çok etkilemişti. Orada, farklı üretimlerin arasından geçen o görünmez hattın çok belirginleştiğini hissetmiştim. Bugün özellikle dijital sanat çok hızlı tüketilebiliyor. Senin işlerin ise izleyiciyi karşısında tutuyor; bir süre sonra neredeyse mecburi bir düşünme alanı yaratıyor. Bu hız çağında derinlik üretmek başlı başına bir direnme biçimi diyebilir miyiz?
Evet, diyebiliriz. Bu kadar hızın içinde insanlardan sabır istiyorum. Kendi sanatım için de bunu istiyorum. O sabrı gösterdiklerinde onları kendi içime, kendi meditatif hâlime ortak ettiğimi düşünüyorum. Belki ödül doğru kelime değil ama onlarla bir şey paylaşıyorum.
Bugün özellikle sosyal medya nedeniyle bütün toplum bir çeşit performans toplumuna dönüştü. Dijital alanda çalışan üreticiler olarak Instagram ya da YouTube gibi mecralar bizim için kaçınılmaz görünüyor. Ama ben kendimi bu konuda çok iyi hissetmiyorum. Çünkü benim performans alanım burası değil.
Benim performans alanım, fiziksel olarak insanla ve seyirciyle buluştuğum; ambiyansını, dünyasını ve deneyimini kendim tasarladığım alan.
Sürekli paylaşmak, üretmek, görünür olmak, yetişmek… Bu performans benim performansım değil. Ben o hızın parçası olmak istemiyorum. Ama buna direnmek de çok zor.
İnsanlara ulaşmak istiyorsun. Performans toplumunun içinde kendini nerede konumlandıracağını bulmaya çalışıyorsun. Bir yandan da kendi içinde sabır göstermen gerekiyor. Çünkü ben seyircimi hızlandırmaya çalışmıyorum. Tam tersine, yavaşlatmaya çalışıyorum. Ben onların dikkatini istiyorum.
Belki de geleceğin en değerli para birimi bu olacak.
“Bana on dakikanı verebilir misin?” diyorum.
Bir işle on dakika kalabilir misin?
Yirmi dakika orada durabilir misin?
Bugün bu neredeyse imkânsıza yakın bir talep.
Instagram, sosyal medya, YouTube… Belki üç saniye veriyoruz. Hatta bazen daha az.
Ben daha fazlasını istiyorum. Bu yüzden hız ve dikkat meselesi benim çok düşündüğüm ve kendi üretimimle direnmeye çalıştığım alanlardan biri.
Harari’nin “İnsanlar hacklenebilir hayvanlardır.” diye oldukça sert bir ifadesi var. Algoritmalar ne izleyeceğimizi, ne satın alacağımızı, hangi haberi okuyacağımızı, hatta belki bir süre sonra kime âşık olacağımızı bizden daha iyi tahmin etmeye başladığında, tahmin edilemeyen bir şey üretmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
O tahmin okyanusunun içine beklenmedik bir şey bırakmak… Hızın karşısına beklenmedik bir yavaşlık koymak. Ya da yavaşlığın karşısına beklenmedik bir hız. Benim için değerli olan biraz da bu. Ben buna direniyorum. O yüzden buralardayım.
Zamanın Ruhu: Eşik

Elimizde hiç olmadığı kadar bilgi var. Birbirimizle hiç olmadığı kadar bağlantılıyız. Buna rağmen insanlığın en büyük meselelerinden birinin hâlâ etik olması çok düşündürücü. Sanatçıların da giderek etik sorulara yöneldiğini görüyoruz. Google’ın bir filozofu ekibine katmasıyla başladığımız yere yeniden dönüyoruz aslında. Son sorum, Zamanın Ruhu’nun bütün konuklarına sorduğum soru: Bugünün ruhunu tek kelimeyle ifade etsen bu kelime ne olurdu?
Eşik derdim. Çünkü artık eski dünyada değiliz ama yeni dünyaya da tam olarak ulaşmadık. Çok ara bir yerdeyiz. Liminal bir alandayız.
Yapay zekâ, biyoteknoloji, uzay teknolojileri, kuantum, sentetik biyoloji… Hepsi aynı anda gelişiyor. Biz ise bir yandan gündelik hayatlarımızın içinde başka şeylerle uğraşmaya devam ediyoruz. Belki de tarihte ilk kez “insan” tanımının yeniden yazıldığı bir dönemde yaşıyoruz.
Ben sanatımı da tam bu eşiğin üzerine kuruyorum. Yarın yapay zekânın yerini başka bir devrim alsa, büyük ihtimalle yine o eşikte dururum. Çünkü benim için mesele yalnızca insanla makine arasındaki eşik değil. Zamanın nerede durduğuna dair bir eşik bu.
Bence zamanın ruhunu bulabileceğimiz yer de tam burası. Aynı zamanda insan olmanın özünü bulabileceğimiz yer. Eski insanla henüz var olmayan insan arasındaki o küçücük alan… Belki de insan olmanın özü, ruhu, tam orada. Kaç gram olduğunu bilmiyoruz. Ama ben Zamanın Ruhu’na “eşik” demek istiyorum.
Her konuğuma sorduğum bu sorunun cevaplarını serinin sonunda yan yana getirmek istiyorum. Bakalım hep birlikte bugünün ruhuna dair nasıl bir tablo çıkaracağız. Ecem, bu kısa zamanda böylesine derin meselelere birlikte bakabildiğimiz için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.










