Resimlere Yansıyan Duygular: Aşk Tabloları

Aşk deyince aklınıza ne geliyor? Masum bir öpücük mü, altın varaklı bir sarılma mı, yoksa Berlin Duvarı’nda politik bir “kardeşlik” öpücüğü mü? Sanat tarihinde aşk hiçbir zaman tek bir duygu olmadı. Bazen tutkulu, bazen melankolik, bazen de düpedüz ironik. Bu listede, aşk tabloları sadece romantik sahnelerden ibaret değil; aynı zamanda güç dengeleri, kimlik arayışları ve toplumsal mesajlarla dolu. Klimt’in altın ışıltılı öpücüğünden Schiele’nin kırılgan kucaklaşmasına, Frida Kahlo’nun cesur kompozisyonlarından Lichtenstein’ın çizgi roman estetiğine kadar uzanan geniş bir yelpaze. Hazırsanız, duyguların tuvale nasıl yansıdığına birlikte bakalım.

The Swing – Jean-Honoré Fragonard (1767)

aşk tabloları

  • Dönem: Rokoko
  • Şu an nerede?: The Wallace Collection, Londra, İngiltere

Rokoko döneminin “aşk ama biraz kaos, biraz da drama” manifestosu varsa, o kesinlikle Fragonard’ın The Swing tablosu olurdu. Sanatta aşk teması çoğu zaman romantik ideal üzerinden anlatılırken, bu eser 18. yüzyıl Fransız aristokrasisinin flört, eğlence ve gösteriş odaklı yaşam tarzını kışkırtıcı bir aşk üçgeni üzerinden resmediyor.

Kırmızı minderli salıncakta dramatik biçimde havada süzülen genç kadın, ayakkabısını aşk tanrısı heykeline doğru fırlatırken, çalılıkların arasına gizlenmiş sevgilisine bakıyor. Gizli sevgili neredeyse yıldızlı emoji seviyesinde hayranlık dolu yukarı bakarken kadının jartiyeri açıkça görülüyor. Arkada salıncağı sallayan yaşlı adam ise büyük ihtimalle aldatılan eş; sahne tam anlamıyla aristokrat dramı.

Fragonard’ın pastel tonları ve teatral doğa kompozisyonu aşkı ciddi bir bağdan çok aşırı neşeli, abartılı ve neredeyse fantezi gibi bir oyun olarak sunuyor. Kadının havaya fırlayan ayakkabısı dönemin erotik sembollerinden. Sanat tarihçileri aşk tabloları arasında bu eseri “tersine çevrilmiş cinsel ilişkinin gizlenmiş temsili” olarak yorumluyor.

Editör Notu: The Swing, Fransız Devrimi öncesi aristokrasinin hedonist yaşam tarzının en ironik görsel belgelerinden. İlginçtir ki eser, saray çevresi dışında yaşayan biri için pek anlaşılır bulunmaz; çünkü insan doğasının derin gerçeklerinden çok, idealize edilmiş yüksek sosyete eğlencesini yansıtır.

The Kiss – Francesco Hayez (1859)

aşk resimleri

  • Dönem: Romantik
  • Şu an nerede?: Pinacoteca di Brera, Milano, İtalya

Romantizm akımı duyguları “overthink” etmeyi sever ve aşk tabloları arasında Hayez’in The Kiss tablosu bunun nihai örneği. İlk bakışta öpüşme temalı tablolar arasında dramatik bir örnek gibi görünse de, aslında 19. yüzyıl İtalya’sının bağımsızlık mücadelesine gönderme yapan politik bir aşk anlatısı. Yani bu eser hem bir “love story” hem de tam anlamıyla siyasi bir alegori.

Tabloda Orta Çağ kostümleri bilinçli bir “tarihselleştirme” tercihi. O dönemde İtalyan sanatçılar, güncel politik mesajları güvenli biçimde iletmek için hikayelerini geçmişe taşımayı severdi. The Kiss tablosunda sevgililerin kıyafetlerinde kullanılan renkler rastlantısal değil. Bu tonlar İtalya ve Fransa bayraklarına gönderme yaparak eserin politik alegorisini güçlendiriyor. Erkek figürün aceleci, neredeyse kaçıyormuş gibi duran pozu bu aşkın vedayla iç içe olduğunu hissettiriyor. Bu yüzden tablo hem tutkulu hem melankolik. 

The Kiss, bugün hala Batı sanat tarihinin en tutkulu betimlemeleri arasında anılıyor ve sanatta öpüşme sahneleri denince ilk akla gelen, en sinematik örneklerden biri kabul ediliyor.

Romeo and Juliet – Frank Dicksee (1884)

  • Dönem: Romantik
  • Şu an nerede?: Southampton City Art Gallery, Southampton, İngiltere

Shakespeare’in efsanevi aşkını Viktorya romantizmiyle harmanlayan Frank Dicksee, adeta “aşk ama Netflix final sahnesi gibi dramatik” bir tablo yaratıyor: Romeo and Juliet! Balkon sahnesi hem edebiyat hem görsel sanatlar tarihinde en ikonik romantik anlardan biri olarak, ünlü aşk tabloları arasında özel bir yere sahip. Aynı zamanda sanatta aşk teması denince en teatral ve duygusal anlatımlardan biri kabul ediliyor.

Viktorya döneminde Shakespeare kültü inanılmaz güçlüydü ve sanatçılar Shakespeare sahnelerini resmetmeyi adeta trend haline getirmişti. Dicksee’nin yorumu, aşkı anlatan tablolar içinde yalnızca romantik bir kavuşmayı değil, aile çatışmaları ve toplumsal baskılarla şekillenen dramatik aşkı da yansıtıyor. Sanatçı, Viktorya resminin sevdiği teatral ışık oyunlarını ustaca kullanıyor. Balkonun içini aydınlatan şafak ışığı, Romeo’nun gitmek zorunda olduğunu simgelerken sahneye vedanın kırılgan duygusunu katıyor.

Arka planda Verona silüeti görülürken çift sembolik bitkilerle çerçevelenmiş: tamamen açmış çarkıfelek çiçeği tutkuyu ve fedakarlığı temsil ederken, beyaz zambaklar yaklaşan trajedinin habercisi gibi. Bu yönüyle eser, sanat tarihinde aşk anlatımının hem romantik hem trajik yüzünü gösteren en etkileyici örneklerden.

Ophelia – John Everett Millais (1851-52)

  • Dönem: Romantik
  • Şu an nerede?: Tate Britain, Londra, İngiltere

Taylor Swift’in “Where the Crawdads Sing” filmi için yaptığı “Carolina” şarkısındaki melankolik doğa ve yalnız kadın estetiğini düşünün… İşte o romantik trajedi havasının ilhamı: John Everett Millais’in Ophelia tablosu. Tabloda bir çift yok ama mesele zaten bu. Shakespeare’in Hamlet oyunundan esinlenen Ophelia, aşkın sadece mutlu anlardan ibaret olmadığını, bazen hikayenin en güçlü kısmının kalp kırıklığı olduğunu hatırlatan bir “anti-romantik” aşk tablosu gibi.

Pre-Raphaelite Brotherhood’un yıldız isimlerinden Millais, doğayı neredeyse obsesif bir gerçekçilikle resmetmesiyle biliniyor. Tabloda Ophelia’yı, nehirde boğulmadan hemen önce şarkı söylerken görüyoruz. Yüzündeki sakin ifade ile etrafındaki canlı doğa arasındaki tezat, sahneyi hem huzurlu hem de iç parçalayıcı hale getiriyor. Ressam, doğayı öyle detaylı çiziyor ki tablo adeta romantik bir botanik rehberine dönüşüyor.

Tabloda çiçeklerin hepsi bilinçli seçilmiş: Gelincikler kırılganlığı, menekşeler sadakati, unutma beni çiçekleri hatırlanma isteğini temsil ediyor. Mor loosestrife yaz sonunu, güller ise yaz ortasını simgeliyor. Farklı mevsimlerin aynı sahnede buluşması, Ophelia’nın trajedisini zamansız bir hikayeye dönüştürüyor ve eseri aşkı anlatan tablolar içinde ayrı bir yere koyuyor.

Editör Notu: Model Elizabeth Siddal, tablo için saatlerce su dolu küvette poz verdi ve lambalar sönünce ciddi şekilde hastalandığı biliniyor. Hatta bu olay sanat tarihinin en dramatik “çekim kazalarından” biri olarak anlatılıyor. 

Springtime – Pierre-Auguste Cot (1873)

  • Dönem: Akademik Romantizm
  • Şu an nerede?: Metropolitan Museum of Art, New York, ABD 

Pierre-Auguste Cot’un Springtime tablosu tam anlamıyla “Pinterest romantizmi ama 19. yüzyıl edition” gibi. Yemyeşil bir ormanda, salıncakta yan yana oturan genç çift, masalsı ve filtrelenmiş bir aşk atmosferi yaratıyor. Figürlerin birbirine dolanmış ve neredeyse ağırlıksız görünen duruşu, kaygısız gençlik aşkını temsil ediyor. Bu yönüyle eser, sanat tarihinde en idealize edilmiş ünlü aşk tabloları arasında.

Akademik Romantizm geleneğine bağlı olan Cot, hareket hissini uçuşan kumaşlar ve spiral kompozisyonla güçlendiriyor. Genç kadının antik Yunan peplosunu andıran ince beyaz elbisesi klasik güzellik idealini çağrıştırırken, başlarının üzerinde uçuşan kelebekler dönüşümü ve geçici mutluluğu simgeliyor. Bu detaylar eseri, gençlik ve doğayla iç içe romantizmi anlatan ünlü aşk tabloları arasında öne çıkarıyor.

Sanat tarihçileri tarafından modern bir Venüs ve Adonis yorumu gösterilen Springtime, ayrıca Jean-Honoré Fragonard’ın flörtöz salıncak sahnelerine de bir gönderme yapıyor. Viktorya döneminde en çok çoğaltılan romantik sahnelerden biri olduğu düşünülürse, dönemin “viral love painting”i diyebiliriz.

The Kiss – Gustav Klimt (1907-1908)

  • Dönem: Art Nouveau
  • Şu an nerede?: Galerie Belvedere, Viyana, Avusturya

Öpüşme temalı tablolar denince ilk akla gelenlerden biri tartışmasız Gustav Klimt’in The Kiss tablosu. Sanat tarihinde “romantik ama ultra lüks” kategorisinin zirvesi sayılan eser, altın varaklarla parlayan yüzeyiyle en ünlü öpüşme tabloları arasında yer alıyor. Sembolizm ve Art Nouveau estetiğini harmanlayan Klimt, figürleri gerçek dünyadan koparıp zamansız, neredeyse mistik bir aşk evrenine taşıyor.

Tablo, kır çiçekleriyle kaplı bir çayırda diz çökmüş bir çifti gösteriyor. Erkek figür sevgilisini öpmek için eğilirken yüzünü görmüyoruz fakat kadının kızıl saçları adeta hale gibi ışıldıyor. Klimt’in geometrik desenlerle süslediği erkek formu genellikle eril enerjiyi temsil ederken, kadının çiçek motifli giysisi dişil doğurganlık ve duygusallıkla ilişkili. Bu karşıtlık, eseri sanatta aşk teması açısından güçlü sembolik okumalar sunan başyapıtlardan biri yapıyor. Ancak The Kiss tamamen romantik bir okuma değil. Feminist perspektif erkeğin aktif, kadının pasif duruşunu “arzu ve teslimiyet” dengesi üzerinden tartışıyor.

Editör Notu: Klimt’in tablodaki altın dokuyu, Bizans mozaiklerini incelemek için Ravenna’ya yaptığı yolculuktan ilham alarak geliştirdiği biliniyor. Günümüzde The Kiss, çağımızın en çok çoğaltılan eserlerinden biri ve sanat tarihinin en ünlü öpücük sahnesi olarak kabul ediliyor.

The Birthday – Marc Chagall (1915)

  • Dönem: Modernizm
  • Şu an nerede?: MoMa, New York, ABD

Marc Chagall’ın The Birthday tablosu, sanat tarihinde aşkın “yerçekimine meydan okuyan” versiyonu. Ressamın eşi Bella’ya duyduğu büyük aşkı resmettiği eser, en şiirsel ve hayalperest aşk tabloları arasında gösteriliyor. Chagall, sevgilisini öpmek için bedenini neredeyse imkansız bir şekilde havada bükerken tasvir ediliyor ve bu sahne aşkın insanı gerçeklikten koparan büyülü etkisini simgeliyor.

Modernizm ve sürrealist dokunuşların hissedildiği kompozisyonda, canlı renk paleti ve eğik perspektif kullanımı dikkat çekici. Odanın içindeki sade atmosfer ve havada süzülen figürler arasındaki kontrastla bu eser, aşkı anlatan tablolar içinde en masalsı örneklerden. Chagall, romantizmi dramatik ya da trajik değil; hafif, neşeli ve rüya gibi bir deneyim olarak resmediyor. Ayrıca aşk burada romantik bir bağ değil, ruhsal bir yükseliş olarak yorumlanıyor.

Editör Notu: Ressam tabloyu eşi Bella’nın doğum gününde yaşadıkları bir anıdan esinlenerek yapıyor, tablonun ismi buradan geliyor. 

The Embrace, Lovers II – Egon Schiele (1917)

  • Dönem: Ekspresyonizm
  • Şu an nerede?: Galerie Belvedere, Viyana, Avusturya

Egon Schiele’nin The Embrace (Lovers II) tablosu, romantizmin filtresiz ve raw versiyonu gibi. Schiele, aşkı parlatmak yerine ham, kırılgan ve oldukça gerçek bir şekilde resmediyor. Bu yüzden eser, sanat tarihinde aşkın dürüst yorumlarından biri olarak güçlü aşk tabloları arasında. Ekspresyonist stilin keskin çizgileri ve bilinçli olarak bozulmuş beden formları, romantik masal anlatısını bırakıp aşkın karmaşık tarafını öne çıkarıyor.

Birbirine sıkıca sarılan çift, hem tutku hem de “sensiz olmaz” hissi verirken figürlerin çıplaklığı erotik bir sahneden çok, duygusal savunmasızlık temsili. Tabloda tüm dikkat figürlerin arasındaki duygusal bağlarına odaklanıyor ve ilginç olan, şehvetten çok güven ve rahatlık arayışının hissedilmesi. Bu yönüyle tablo, modern dönemde aşkı anlatan tablolar arasında en samimi ve en gerçekçi örneklerden.

Schiele’nin eserleri kendi döneminde oldukça skandal bulunmuş ve ciddi tartışmalar yaratmıştı. Sanatçının melankolik ve kırılgan dünyası bu tabloda da hissediliyor; hatta bazı sanat tarihçilerine göre bu sarılma, Schiele’nin hayatı boyunca aradığı duygusal güvenin sembolü.

Editör Notu: Schiele, Gustav Klimt’in öğrencilerindendi ama hocasının altın ve dekoratif romantizmini bırakıp aşkı çok daha psikolojik ve “raw” bir açıdan anlatmayı seçti.

The Lovers – René Magritte (1928)

  • Dönem: Sürrealizm
  • Şu an nerede?: MoMa, New York, ABD

René Magritte’in The Lovers tablosu, romantik aşkı ters köşe yapan en gizemli öpüşme temalı tablolar arasında. İlk bakışta klasik bir öpüşme sahnesi gibi görünse de, yüzleri örtülü iki sevgili izleyiciye oldukça rahatsız edici bir an sunuyor. Bu yüzden eser, sanat tarihinde aşkın psikolojik yorumlarını içeren en ünlü aşk tabloları arasında.

Sürrealizm akımının en çarpıcı örneklerinden olan tablo, fiziksel yakınlık ile duygusal mesafe arasındaki paradoksu anlatıyor. Magritte’in figürleri birbirine çok yakın ama aynı zamanda birbirlerini gerçekten göremiyor. Bu detay, eseri sanatta aşk teması açısından oldukça modern bir yorum haline getirirken aşkın içinde gizem, iletişim eksikliği ve bilinmezlik olabileceğini ima ediyor.

Editör Notu: Bazı sanat tarihçileri, tablodaki örtü temasını Magritte’in çocukluğunda annesinin trajik ölümüne bağlar; ancak sanatçı bu yorumları hiçbir zaman doğrulamadı ve eserlerinin bilinçli olarak açık uçlu kalmasını tercih etti. 

In Bed, The Kiss – Henri de Toulouse-Lautrec (1892)

  • Dönem: Post-Empresyonizm
  • Şu an nerede?: Musée d’Orsay, Paris, Fransa

Henri de Toulouse-Lautrec’in In Bed, The Kiss tablosu, aşkın samimi ve mahrem anlarını yakalayan en ünlü öpüşme tabloları arasında. Çoğunlukla Paris gece hayatını belgeleyen Lautrec, bu eserinde teatral bir aşk yerine gerçek ve doğal bir yakınlık sunuyor. Bu açıdan eser öpüşme temalı tablolar içinde sanat tarihinin en içten ve gerçekçi örneklerinden. 

Yatakta birbirine sarılan çift, abartılı romantik dramdan uzak, sıcak ve güven dolu bir an yaşıyor. Fırça darbeleri sahneye spontane bir doğallık katarken, kırmızı ve turuncu tonların hakim olduğu renk paleti yakınlık ve duygusal sıcaklık hissini güçlendiriyor. Aşk burada bir gösteri değil; gündelik, gerçek ve oldukça insani bir deneyim.

Editör Notu: Lautrec, kabareler, genelevler derken Paris gece hayatında uzun zaman geçirerek bu sahneleri doğrudan gözlemledi. Bu yüzden eser Paris’in sosyal yaşamını belgeleyen en samimi anları yansıtan eserlerden.

Two Nudes in a Forest – Frida Kahlo (1939)

  • Dönem: Modernizm
  • Şu an nerede?: Museo de Arte Moderno, Mexico City, Meksika

Frida Kahlo, hayatı boyunca beklenen cinsiyet rollerine meydan okuyan, bağımsız ve politik duruşuyla tanınan bir sanatçı. Two Nudes in a Forest eserinde de bu cesur yaklaşımı açıkça görmek mümkün. Tablo aşkı klasik kalıplardan çıkararak sanat tarihinde queer yakınlığı açıkça gösteren nadir aşk tabloları arasında yer alıyor. 

Ormanın içinde birbirine sarılan iki kadın figür, sakin ama güçlü bir duygusal bağ kuruyor. Açık tenli figürün diğerinin kucağında dinlenmesi, sahneye hem şefkat hem korunma hissi katıyor. Tropikal doğa ise aşkı içgüdüsel ve güvenli bir bağ olarak yansıtıyor. Figürlerin farklı ten renkleri, birçok sanat tarihçisine göre Kahlo’nun yerli Meksika kökleri ile Avrupa mirası arasındaki kimlik ikiliğine bir gönderme. Bu tema sanatçının The Two Fridas eserinde de karşımıza çıkıyor.

Tablodaki maymun figürü Kahlo’nun sanatında sık görülen sembollerden. Kimi yorumlara göre koruyuculuğu, kimilerine göre içgüdüsel arzuyu temsil ediyor. Bu yönüyle eser, modern dönemde aşkı anlatan tablolar içinde en kişisel ve sembolik örneklerden.

Editör Notu: Kahlo bu tabloyu, Rivera’yla boşanma sürecinde yakın arkadaşı ve sevgilisi olduğu düşünülen Dolores del Río’ya hediye etmişti. Bu açıdan da eser Frida’nın özel hayatıyla doğrudan bağlantılı çalışmalardan. 

We Two Boys Together Clinging – David Hockney (1961)

  • Dönem: Modernizm
  • Şu an nerede?: The Arts Council Collection, Londra, İngiltere (Eser farklı koleksiyonlarda yer aldı.)

David Hockney’nin We Two Boys Together Clinging eseri, 1960’ların başında yapılmış tam anlamıyla cesur bir aşk manifestosu. İsmini Walt Whitman’ın şiirinden alan tablo, erkekler arası yakınlığı açıkça gösteren erken dönem modern aşk tabloları arasında. Üstelik İngiltere’de eşcinselliğin hala suç sayıldığı bir dönemde. Risk? Yüksek. Etki? Büyük.

Donuk gri arka planın önünde, parlak renklerle resmedilmiş tutkulu bir kucaklaşma ve öpüşme görüyoruz. Duvara yazılmış grafiti benzeri ifadeler ve başlık gibi görünen metinler, tabloyu hem kişisel hem politik bir açıklamaya dönüştürüyor. Eser başlığı aynı zamanda bir gazete manşeti göstergesi olarak Hockney’nin şarkıcı Cliff Richard’a olan hayranlığına da ince bir gönderme.

We Two Boys Together Clinging ünlü aşk tabloları arasında yer aldığı kadar kimlik ve özgürlük meselesini görünür kılan işlerden. Hockney’nin daha sonra ünleneceği Kaliforniya havuzlarından çok farklı; daha içsel ve asi. 

Editör Notu: Bugün yaşayan en büyük sanatçılardan kabul edilenn Hockney, tabloyu öğrenciyken yapıyor ve sergilendiğinde okul yönetimi eşcinsel içerik nedeniyle not vermeyi reddediyor. Hockney ise geri adım atmıyor. Gerçek bir sanatçı move’u.

We Rose Up Slowly – Roy Lichtenstein (1964)

  • Dönem: Pop Art
  • Şu an nerede?: Museum für Moderne Kunst, Frankfurt am Main, Almanya

Roy Lichtenstein’ın We Rose Up Slowly tablosu, aşkı adeta bir çizgi roman sahnesine dönüştüren başyapıtlardan. Pop Art’ın en bilinen isimlerinden olan Lichtenstein, bu eserle romantizmi “yüksek sanat” dünyasına taşıyan bir “comic book glow up” yaratıyor. Bu yönüyle eser hem öpüşme temalı tablolar hem de modern aşk tabloları arasında kült statüde.

Donuk mavi fonun önünde Ben-Day noktalarıyla oluşturulmuş dramatik bir kucaklaşma görüyoruz. Kadın figürün sarı saçları ve abartılı makyajı, erkek figürün sert profiliyle kontrast. Sahne sinematik ama aynı zamanda bilinçli biçimde yapay; Lichtenstein duyguyu büyütüyor, sonra da biraz ti’ye alıyor. Böylece eser, sanatta aşk teması için popüler kültür filtresinden geçmiş ironik bir yorumu haline geliyor.

“Yavaşça yükseldik… Artık dış dünyaya ait değilmiş gibi…” aşkı yerçekimsiz bir rüya gibi sunuyor. Bu sözler, çiftin gerçeklikten koparak başka bir ruhsal boyuta taşındığını ima ederken, aynı zamanda aşkın toplumdan kaçış fantezisini sorguluyor. Aşk gerçek bir an mı, yoksa basılı bir fantezi mi? İşte soru bu.

Editör Notu: Lichtenstein’ın çizgi roman estetiğini galerilere taşıması 1960’larda büyük tartışma yarattı. “Bu sanat mı?” deniyordu. Bugün ise eser, modern sanatın en tanınan ve en ünlü öpüşme tabloları arasında.

My God, Help Me to Survive This Deadly Love – Dmitri Vrubel (1990)

  • Dönem: Politik Sokak Sanatı
  • Şu an nerede?: Berlin Duvarı, East Side Gallery, Berlin, Almanya

Dmitri Vrubel’in My God, Help Me to Survive This Deadly Love eseri, sanat tarihinin en politik ve en ikonik öpüşme sahnelerinden. Berlin Duvarı üzerine yapılan bu mural, bugün şehrin kapsayıcılığının ve LGBTQ+ dostu kültürünün sembollerinden biri olarak görülse de, arkasındaki hikaye oldukça politik ve biraz da ironik.

Eser, 1979’da Doğu Almanya’nın kuruluşunun 30. yıl kutlamalarında çekilen gerçek bir fotoğrafa dayanıyor. Sovyet lider Leonid Brejnev ile Doğu Almanya lideri Erich Honecker’in yaptığı bu ünlü “Bruderkuss” yani sosyalist kardeşlik öpücüğü aslında romantik değil, tamamen politik bir selamlaşma. Ancak Vrubel’in abartılı yorumuyla bu mural sanat tarihinde aşk temasını romantik değil, ideolojik ve eleştirel bir anlatıma dönüşebileceğini gösteriyor.

Başlıkta geçen “ölümcül aşk” ifadesi, iki devlet arasındaki askeri ve ideolojik bağımlılığa gönderme. Üstelik başlığın Kiril alfabesiyle yazılmasının da bir nedeni var: Bu grafiti yalnızca sanatçının hayal gücünün ürünü değil, Sovyet etkisini bilinçli biçimde vurgulayan tarihsel bir referans. Muralın Berlin Duvarı üzerinde yer alması, gerilim ve zorunlu bağlılık hissini daha da güçlendiriyor. Bu yönüyle eser, modern dönemde sanatta aşk teması düşünülünce en politik ve çarpıcı örneklerden. 

Editör Notu: Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra mural birçok kez zarar görse de restore edildi. Bugün East Side Gallery’nin en çok fotoğraflanan eserlerinden biri ve küresel pop kültürün en tanınan politik sanat ikonlarından.