TOP

Ankara Kalesi’ne Doğru Zamanda Yolculuk

Ankaralı olmayanlar burayı gri bir şehir olarak tasvir ederler. Oysa her mevsimin rengine bürünür Ankara. Her mevsiminde bir yerlerde bir güzellik sunar mutlaka. Sonbaharın ruhuna çok yakıştığı Ankara Kalesi’ne ufak bir yolculuk yapalım mı birlikte? Önce Çıkrıkçılar Yokuşu’nu tırmanalım. Burası ihtiyacınız olan her şeyi bulabileceğiniz bir yer. Özellikle evlenecek insanlar bütün alışverişlerini buradan yapar. Telaşlı bir şekilde düğün alışverişi yapan aileler sağa sola koşturur. Yokuşu tırmandıkça seslerin birbirine karıştığı bir sokağa çıkar yolunuz. Bakır işleyenler, sepet örenler, esnaf lokantasından yemek taşıyan körpe çocuklar… Dükkân önlerinden süzülen dumanların arasında yürüyüp Koyunpazarı Sokağı’na gelirsiniz. 

Koyunpazarı Sokağı

Fotoğraf: Steve Hobson

Bu sokak da yokuşla başlar. Yokuşun başında Gramofon Kafe’den yükselen plak sesi sizi karşılar. Bakır dövme seslerine plaktan yükselen sanatçının sesi karışır. Hem sokağın atmosferi hem bu sesler zamanda bir yolculuğa çıkarır sizi. Yokuşu çıkarken Pirinç Han’da salep içebilirsiniz. Eğer hava soğumaya başlamışsa Gramofon Kafe sobasını yakmıştır. Sobanın üstünde kaynayan ıhlamuru mutlaka olur. Ihlamur kokusu eşliğinde ısınırken birbirinden güzel gramofonları inceleyebilirsiniz. Kafenin sahibi gramofon tamircisi. Bir taraftan tamirle uğraşıyor, bir taraftan da burayı işletiyor. Sizi bu yolculukta plakları ve gramofonları ile yalnız bırakmıyor. 

“Yok, ben yorulmadım biraz daha yokuş çıkarım.” diyorsanız Erzurum Dibek Kahvecisi’nde kahve içebilirsiniz. Burası ara sokağa birer masa ve tabure atılarak samimi bir ortam sunulan bir mekân. Kendilerinin yaptığı şerbetleri var: Ayşegül şerbeti. Ayşegül, işletme sahibinin kızı. Çok eskiden çay ocağı olarak işletiliyormuş. Bülent Ecevit’in çay içtiğine dair kayıtlar da var. Önceki sahibi defter tutuyormuş orada yazıyor. Bir de küçük bir radyoları var, onunla müzik servisi sunuyor. “İsteyen yemeğini alsın gelsin. Kimseye niye burada yiyorsun demeyiz. Hatta üniversite talebeleri var, ekmeklerini malzemelerini alır gelirler, tost yaparız birlikte” demişti bir keresinde amca. Bu samimiyeti özleyenler mutlaka kahvelerini içip şerbetlerini tatsınlar. 

Dibek kahvecisinin hemen karşısında Rahmi M. Koç müzesi bulunmakta. Müze birçok alana ayrılmış. Atatürk’ün değerli eşyaları, tarım, raylı ulaşım, havacılık gibi. Ama hayranlıkla saatlerce izlemek istediğim alan oyuncak kısmı oldu. Kim bilir ne kadar zevkli olurdu o bebek evleriyle oynamak. Hayranlıkla izlerken yanımda 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu olduğunu fark ettim. Sanırım bir süre aynı hayali paylaştık. Ona baktığımı fark edince o da bana utangaç bir bakış attı, sonra bebek evine tekrar döndü. Onun benden daha uzun hayalleri vardı demek…

Ankara Kalesi

Fotoğraf: Febiyan

Bu ufak geziden sonra Ankara Kalesi’ne doğru yürüme zamanı. Kalenin önünde bir alan var. Adı Atpazarı. Eskiden bakliyat satılırdı. Şimdi koca bir boşluk olmuş. Küçük bir dükkân kalmış geriye. 

Kalenin surlarından Ankara’yı izlemek için mükemmel bir mevsim sonbahar. Hüzün o kadar yakışıyor ki bu manzaraya. Ankara ayaklarının altında. Bir tarafı yoksulluk, bir tarafı kendini kurtarmış binalar. Ayağının altında bütün bu karmaşa. Kalenin avlusunda sazlı, darbukalı bir grup şarkı söylüyor. İstek parçada bulunanları da geri çevirmiyorlar. Her olayın sonu her zaman olduğu gibi yine Ankara oyun havasına bağlanıyor. Kaleyi gezerken tarihte yolculuğa çıktığınız anda sizi “Çok uzaklaşmayalım, buralarda gezelim” gibi bir uyarı ile günümüze çekiveriyorlar. Kalenin tarihi MÖ 2. yüzyıla kadar dayanıyor. Evliya Çelebi Ankara Kalesi ve çevresini anlatırken iç içe üç surla çevrili olduğundan bahseder. İç kalede cephaneliğin yanı sıra 600 evin bulunduğunu anlatır.

Kaleden inip bu sefer gecekondu mahallelerinden geçerek nostalji turunun sonuna yaklaşıyoruz. Kayabaşı mahallesi gecekonduların olduğu bir yer. Ankara’nın en eski yerleşimlerinden. Eski  zamanlarda da yoksulmuş, şimdi de. Tarihi eser olarak geçtiği için mahalle yıkılıp yerine binalar dikilememiş. Sonra çingeneler yerleşmiş mahalleye. Yoksulluğu devralmışlar bırakanlardan. Yırtık ayakkabılı, dizleri yamalı çocuklar; hep burada olması gerekiyormuş gibi. Havalar soğuyunca soba kokusu genzini hep yakmalı, asfaltlar hep eski kalmalı, her yağmur yağdığında evlerin çatıları su akıtmalı, mahalle öylece durmalı, insanlar yoksulluğa doğmalı gibi. Babamın da çocukluğu bu mahallede geçtiği için kale turu yapınca hep bu yoldan ineriz. İnsanın her köşesinde ayak izini bıraktığı, o izleri de geçmişte bıraktığı sokaklarda yürümek yazı boyunca bahsedilen zaman yolculuğu değil de nedir?