Art Niyetli Sohbetler’in 19. bölümünde, Şehrin Panoları‘nın kurucuları Nurtaç Buluç, Mustafa Ergül ve Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Direktörü Simge Abay’la; kamusal sanatın izini, kent hafızasının önemini ve bir merakın nasıl güçlü bir kültürel miras hareketine dönüştüğünü konuştuk.
Yüksek lisans tezini arşivcilik üzerine yapmış bir sanat tarihçisi olarak, Şehrin Panoları projesini ve kurucuları olan meslektaşlarımı ilk günden beri büyük bir heyecanla takip ediyorum. Bu proje yalnızca seramik panoları belgelemiyor; kentlerin hafızasını, sanatçıların hikâyelerini ve gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz kültürel mirası kayıt altına alıyor.
Bu vesileyle her geçen gün vizyonunu hayranlıkla keşfettiğim Kale Grubu kurucusu sayın İbrahim Bodur’u rahmetle anıyor, mirasını taşırken kendi vizyonuyla zamanın ruhuna ayak uydurarak ailevi ve milli değerlerimizi yaşattığı için değerli H. Zeynep Bodur Okyay’a gönülden teşekkürlerimi sunuyorum.
Söyleşimizi ister izleyebilir, isterseniz okuyabilirsiniz, buyurunuz.
Şehrin Panoları Projesi Nedir?
Bihter Ayyıldız: Bugün uzun zamandır yapmak istediğim bir programı gerçekleştiriyorum. Konumuz Şehrin Panoları.
Yaklaşık bir yıldır yakından takip ettiğim bu proje, kentlerimizin görünmez hafızasını oluşturan seramik panoların izini sürüyor. Bugün bu projenin hayata geçmesini sağlayan ve yolculuğuna eşlik eden çok değerli konuklarla birlikteyim.
Öncelikle sizleri tanıyalım.
Simge Abay: Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’ni, Kale Grubu’nun disiplinler arası üretim platformu olarak tanımlayabilirim. 2019 yılında kurulan merkezimizin amacı; sanatı, mimarlığı ve tasarımı odağına alarak ortak üretim alanları yaratmak. Farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren, iş birliklerini destekleyen ve kültürel üretimi teşvik eden bir yapı kurmaya çalışıyoruz.
Bihter Ayyıldız: Mustafa ve Nurtaç, Şehrin Panoları nasıl ortaya çıktı?
Nurtaç Buluç: Şehrin Panoları aslında Çağdaş Türk Seramik Sanat Tarihi üzerine yürüttüğümüz bir araştırma ve dijital arşiv projesi.
Başlangıçta amacımız yalnızca seramik panoları belgelemekti. Ancak zaman içerisinde Türkiye’nin seramik, mimarlık ve sanat tarihine dair çok daha geniş bir araştırma alanına dönüştü.
Biz sanat tarihçisiyiz. Uzun yıllar arşiv ve koleksiyon yönetimi alanında çalıştık. Bir araya gelmemizi sağlayan temel motivasyonlardan biri de buydu.
2019 yılında başladığımız bu proje bugün hâlâ büyüyerek devam ediyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin desteğiyle de yeni bir ölçeğe ulaştı diyebiliriz.
Mustafa Ergül: Başlangıçta odağımız Kadıköy’dü. Özellikle Küçükyalı ve Moda hattında yer alan seramik panoları belgelemek ve bunları dijital bir arşive dönüştürmek istiyorduk. O dönemde zaten kültürel miras ve dijital arşiv alanında çalışan kurumlarda görev alıyorduk. Aynı zamanda seramikle ilgileniyor, sanat tarihi araştırmaları yürütüyorduk.
Bir noktada şunu sorduk: “Bu panoların arkasında nasıl bir hikâye var?”
Bu merak bizi yeni araştırmalara yönlendirdi. Sonrasında karşılaştığımız sanatçılar, mimarlar ve araştırmacılar projeyi farklı yönlere taşıdı.
Bugün geldiğimiz noktada sadece panoları belgeleyen bir arşiv değil; sözlü tarih çalışmaları yapan, sanatçı arşivleriyle çalışan, kent yürüyüşleri düzenleyen ve Türkiye’nin modern sanat hafızasına dair araştırmalar üreten bir yapı haline geldik.
Kamusal Sanat ve Kültürel Miras Koruması

Bihter Ayyıldız: Bu projenin beni en çok etkileyen taraflarından biri de tam burada başlıyor. Ben de sanat tarihi eğitimi aldım ve yüksek lisans tezimi arşivcilik üzerine yazdım. Fransa’dan Türkiye’ye döndüğümde dikkatimi çeken iki şey olmuştu. Birincisi, arşiv kültürünün yeterince gelişmemiş olmasıydı. İkincisi ise üniversitede öğrendiğim sanat anlayışıyla günlük hayatta karşılaştığım sanat ortamı arasındaki farktı.
Bu nedenle bugün sanat tarihçilerinin, arşivcilerin ve kültürel miras alanında çalışan insanların bir araya gelerek böyle bir projeyi hayata geçirmesi bana çok kıymetli geliyor.
Geçen yıl düzenlediğiniz Bağdat Caddesi yürüyüşüne katıldığımda bunu birebir deneyimledim. Yıllardır yaşadığım bir bölgede, her gün önünden geçtiğim panolara ilk kez gerçekten baktım. O güne kadar yalnızca mahallenin bir parçası olarak gördüğüm birçok eser, birdenbire farklı bir anlam kazandı.
Aslında hepimizin gözünün önünde duran ama çoğu zaman fark etmediği bir kültürel mirastan söz ediyoruz.
Bugün dönüp baktığımızda Şehrin Panoları yalnızca bir araştırma projesi değil. Aynı zamanda somut sonuçlar üreten bir farkındalık hareketine dönüştü. Hatta Kadıköy‘de bazı panoların koruma altına alınması sürecinde de etkili oldu.
Bir araştırma projesinin kent politikalarına dokunabilmesi oldukça önemli. O süreç nasıl gelişti?
Mustafa Ergül: Aslında bu yalnızca Şehrin Panoları’nın başarısı değil. Türkiye’de kamusal alandaki sanat eserlerini belgeleyen başka araştırma projeleri ve bağımsız girişimler de vardı. Biz onların çalışmalarını da çok önemsiyoruz. Fakat zaman içerisinde görünürlük arttıkça insanlar bize ulaşmaya başladı. Kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılma riski taşıyan binalar için mesajlar alıyorduk.
“Bu binadaki pano kaybolacak.”
“Bu eser için bir şey yapılabilir mi?”
gibi çağrılar gelmeye başladı.
Bir noktadan sonra vatandaşlar da belediyelere ulaşarak bu eserlerin korunması gerektiğini dile getirdiler. Biz yola böyle bir misyonla çıkmamıştık. Ancak proje büyüdükçe kültürel mirasın korunmasına yönelik bir sorumluluk da beraberinde geldi.
Nurtaç Buluç: Özellikle sosyal medya burada çok etkili oldu. İnsanlar yıllardır önünden geçtikleri panoların aslında bir sanat eseri olduğunu fark etmeye başladılar. Bu farkındalık arttıkça yerel yönetimler de konuya daha fazla ilgi göstermeye başladı. Bugün bazı eserlerin koruma altına alınmasında bu görünürlüğün önemli bir etkisi olduğunu düşünüyoruz.
Şehrin Panoları ile Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Buluşması

Bihter Ayyıldız: Ben burada Simge’ye dönmek istiyorum. Çünkü bu hikâyede beni etkileyen bir başka unsur da Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin yaklaşımı.
PlumeMag olarak yıllardır sürdürülebilirlik üzerine çalışıyoruz ve hep şunu savunuyoruz: Sürdürülebilirlik, estetikten bağımsız düşünülemez.
Yaşadığımız şehre nasıl baktığımız, çevremizi nasıl algıladığımız ve kültürel mirasa nasıl sahip çıktığımız da sürdürülebilirliğin bir parçası.
Kale Tasarım ve Sanat Merkezi ile ilk kez “İyi Bak Dünyana” kapsamında gerçekleştirdiğimiz projelerde bir araya gelmiştik. O dönemde dikkatimi çeken şey şuydu: Burada yalnızca görünür olmak isteyen bir marka yaklaşımı değil, gerçekten bulunduğu coğrafya ile ilişki kurmak isteyen bir kültür vardı.
Şehrin Panoları ile yollarınız nasıl kesişti?
Simge Abay: Aslında her şey oldukça doğal gelişti. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi olarak uzun süredir kamusal sanat üzerine düşünüyorduk. Özellikle deprem güçlendirme süreci nedeniyle merkez binamız geçici olarak kapalıyken şu soruyu sorduk:
“Mekân kapalıysa üretim de durmalı mı?”
Cevabımız hayır oldu.
Sanatın yalnızca bir bina içinde değil, hayatın her yerinde var olması gerektiğine inanıyoruz.
Bu süreçte kamusal sanat üzerine araştırmalar yapmaya başladık. Türkiye’de kamusal sanatın geçmişini, bugünkü durumunu ve geleceğini tartışmak için akademisyenleri, sanatçıları, mimarları ve yerel paydaşları bir araya getiren çalıştaylar düzenledik. O sırada Şehrin Panoları’nı zaten takip ediyordum. Yaptıkları iş tam da üzerinde düşündüğümüz meselelerle örtüşüyordu.
Bir gün Nurtaç’a sosyal medya üzerinden bir mesaj attım. Aslında oldukça basit bir mesajdı:
“Galiba aynı şeyleri dert ediyoruz. Bir araya gelip konuşalım mı?”
Her şey böyle başladı.
Bihter Ayyıldız: Bazen gerçekten büyük hikâyeler tek bir mesajla başlayabiliyor.
Simge Abay: Kesinlikle. İlk buluşmamızdan itibaren amaçlarımızın ne kadar örtüştüğünü gördük.
Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin temel yaklaşımı ortak üretim. Bu nedenle kendimizi bir kültür merkezi olmanın ötesinde bir üretim platformu olarak tanımlıyoruz. Sanatın, tasarımın ve mimarlığın tek başına değil; birlikte düşünüldüğünde daha güçlü sonuçlar üretebildiğine inanıyoruz.
Şehrin Panoları da bu anlayışın çok güçlü örneklerinden biri oldu.
Bihter Ayyıldız: Aslında burada Kale Grubu’nun çok daha eskiye dayanan bir kültürel vizyonu olduğunu da görüyoruz.

Simge Abay: Evet. Bu yaklaşım yeni değil. Kale Grubu’nun kurucusu İbrahim Bodur’un sanat ve kültür alanına verdiği önem bugün hâlâ yolumuzu aydınlatıyor.
1950’lerden itibaren seramiği yalnızca bir yapı malzemesi olarak değil; kültürel üretimin bir parçası olarak görmüş. 1970’lerde fabrikalarda sanat atölyeleri kuruluyor. Sanatçılar davet ediliyor. Ortak üretim programları gerçekleştiriliyor. Bugün kentlerde gördüğümüz birçok seramik pano da aslında bu dönemin ürünleri.
Dolayısıyla Şehrin Panoları’nın ortaya çıkardığı hikâyeler, bir anlamda Kale Grubu’nun tarihindeki değerlerle de kesişiyor.
Seramik Panoların Görünmeyen Hikâyeleri

Bihter Ayyıldız: Belki de bu yüzden bu iş birliği bana hiçbir zaman klasik bir sponsorluk gibi görünmedi. Daha çok ortak bir hafıza çalışması, ortak bir kültürel sorumluluk gibi hissettirdi.
Çünkü bugün kentler çok hızlı değişiyor. Bir bina yıkılıyor. Bir mahalle dönüşüyor. Bir sokak tanınmaz hale geliyor. Fakat o dönüşüm sırasında kaybettiğimiz şey yalnızca fiziksel yapı olmuyor. Bir dönemin estetik anlayışı, yaşam kültürü ve toplumsal hafızası da yok olabiliyor.
Şehrin Panoları tam da bu nedenle bana umut veren bir proje çünkü kaybetmeden önce bakmayı, görmeyi ve kayıt altına almayı hatırlatıyor.
Biraz da panoların ortaya çıktığı döneme bakalım istiyorum. Bugün çoğumuz bu eserleri estetik bir unsur olarak görüyoruz ama aslında onların arkasında Türkiye’nin modernleşme hikâyesi de var. Şehrin Panoları sayesinde siz bu dönemi sanatçılar ve mimarlarla birebir konuşma fırsatı buldunuz. Bize biraz bu tarihsel arka plandan bahseder misiniz?
Nurtaç Buluç: Projeye başladığımızda literatürde sıkça karşılaştığımız yorum şuydu:
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan modern mimarinin sade cephelerine renk ve hareket kazandırmak amacıyla seramik panolar kullanılmaya başlanmıştı.
Bu doğru bir yaklaşım ama hikâyenin tamamı değil çünkü sanatçılar ve mimarlarla yaptığımız görüşmelerde çok daha katmanlı bir tabloyla karşılaştık. Bu yalnızca bir süsleme meselesi değildi. Sanatın kamusal alana taşınmasıyla ilgili çok güçlü bir fikirsel arka plan vardı.
Örneğin dönemin sanat eğitimine baktığımızda sanatçılar ve mimarlar aynı çevrelerde yetişiyor, aynı atölyelerde bulunuyor ve birbirlerinin üretim süreçlerini yakından takip ediyorlardı. Dolayısıyla mimarlık ile sanat arasında bugün alışık olduğumuzdan çok daha güçlü bir ilişki vardı.
Mustafa Ergül: Bunun ekonomik boyutu da var. Seramik, diğer birçok sanat dalından farklı olarak üretim altyapısı gerektiriyor. Fırınlar, atölyeler, malzemeler ve endüstriyel üretim süreçleri işin içinde. Bu nedenle sanatçılarla sanayi kuruluşları arasında doğal bir ilişki oluşuyor.
1950’lerden itibaren Türkiye’de seramik endüstrisinin gelişmesiyle birlikte sanatçılar da çok daha büyük ölçeklerde üretim yapma imkânı buluyor.Bu dönemde yalnızca kamu binalarında değil; otellerde, bankalarda, hastanelerde, okullarda ve apartmanlarda da seramik panolarla karşılaşmaya başlıyoruz. Bugün kentlerde gördüğümüz birçok eser aslında o dönemin ürünleri.
Bihter Ayyıldız: Bu dönemi dinlerken beni en çok etkileyen şeylerden biri de vizyon meselesi. Bugün sanat çok konuşuluyor. Herkes kültürden, yaratıcılıktan ve sanata destek vermekten söz ediyor. Ama o yıllarda yapılan bazı işler gerçekten çok ileri görüşlü.
Örneğin İbrahim Bodur’un sanatçılarla kurduğu ilişki. Bugünün diliyle konuşursak adeta bir sanat rezidansı mantığıyla çalışıyor. Ürettiği malzemenin sanatçılar tarafından kullanılmasını teşvik ediyor, onlara alan açıyor ve üretim süreçlerini destekliyor. Bu bana çok kıymetli geliyor.
Simge Abay: Kesinlikle. Biz sözlü tarih görüşmelerinde bunu çok sık duyuyoruz. Sanatçılar yalnızca desteklendiklerini anlatmıyorlar. Aynı zamanda kendilerine güvenildiğini ve üretmeleri için alan açıldığını da anlatıyorlar. Bu çok önemli bir fark.
Bugün geriye dönüp baktığımızda o dönemde atılan adımların ne kadar büyük bir kültürel miras yarattığını daha net görebiliyoruz.
Zamanı İşleyen Şehrin Sanatçıları

Bihter Ayyıldız: Bir başka dikkat çekici nokta da sanatçıların kendileri. Siz onlarla birebir vakit geçiriyorsunuz. Arşivlerine giriyorsunuz. Saatlerce sohbet ediyorsunuz. Ve aslında kitaplarda bulamayacağımız hikâyelerle karşılaşıyorsunuz.
Mustafa Ergül: Kesinlikle öyle. Sözlü tarih çalışmalarının en heyecan verici tarafı da bu. Kamera kapandıktan sonra ya da resmi görüşme bittikten sonra anlatılan hikâyeler bazen en değerli bilgiler olabiliyor.
Geçtiğimiz aylarda Yalçın Tokay’ın arşivi üzerinde çalışıyorduk. Bize daha önce hiçbir yerde karşılaşmadığımız bir hikâye anlattı. Demir Şamlı’nın tasarladığı bir yapıda önce iç mekân için seramik uygulamaları gerçekleştiriyor. Yapı tamamlandıktan sonra mimar eserleri o kadar beğeniyor ki, cephede özel alanlar oluşturarak bu seramiklerin binanın dışına da taşınmasını istiyor. Bugün o yapıya baktığınızda yalnızca bir bina görmüyorsunuz. Mimar ile sanatçının ortak üretim kültürünü de görüyorsunuz.
Bihter Ayyıldız: Yalçın Tokay beni çok etkileyen isimlerden biri oldu. Bir yandan milli güreşçi, bir yandan opera sanatçısı, bir yandan seramik sanatçısı. Bugün pek alışık olmadığımız ölçüde çok yönlü bir kuşaktan söz ediyoruz.
Bazen günümüzün kültürel ortamına bakıp karamsar olabiliyoruz. Ama bu insanların hikâyelerini dinlediğimde kendi adıma büyük bir umut hissediyorum. Çünkü onların üretim biçiminde yalnızca yetenek değil, aynı zamanda büyük bir merak ve öğrenme arzusu var.
Nurtaç Buluç: Biz sözlü tarih görüşmelerinde sanatçılara sık sık aynı soruyu soruyoruz:
“Bu kadar uzun yıllar üretmeye devam etmenizin sırrı nedir?”
İlginç olan şu ki, aldığımız cevaplar birbirine çok benziyor.
Neredeyse hepsi tek bir kelime söylüyor: Üretmek.
Gerçekten üretmek. Merak etmek. Çalışmak. Öğrenmeye devam etmek. Bu insanlar için üretim bir meslekten çok yaşam biçimi.
Mustafa Ergül: Aslında proje de biraz buradan besleniyor. Biz Şehrin Panoları’nı herhangi bir stratejik hedef ya da kurumsal plan doğrultusunda başlatmadık. Bir merakla başladık. Bir soru sorduk. Sonra o sorunun peşinden gitmeye devam ettik. Belki de bugün geldiğimiz noktayı mümkün kılan şey tam olarak buydu.
Kentin Hafızasını Korumak ve Kentle Bağ Kurmak

Bihter Ayyıldız: Bana göre de bu hikâyenin en ilham verici tarafı burada. Çünkü bugün birçok insan sonuç odaklı düşünüyor. Kaç kişiye ulaşacağız? Ne kadar büyüyecek? Ne kadar görünür olacak?
Oysa siz önce işinize bakmışsınız. Merak ettiğiniz bir konunun peşinden gitmişsiniz. Ve sonunda ortaya Türkiye’nin kültürel hafızasına katkı sağlayan çok önemli bir çalışma çıkmış. Belki de bütün büyük hikâyeler böyle başlıyor.
Programın başında da söyledim; bu projenin bende bıraktığı duygu umut. Ama aynı zamanda çok önemli bir şey daha var: İnsanların yaşadıkları şehirle yeniden bağ kurabilmesi. Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde insanlar yaşadıkları kentler üzerinde söz sahibi olamadıklarını düşünüyor. Kentsel dönüşüm, hızlı yapılaşma, turizm baskısı ya da farklı nedenlerle şehirlerin kimlikleri değişiyor.
Şehrin Panoları ise bize başka bir şey söylüyor: Bir kenti sevmek hâlâ mümkün. Onun hafızasına sahip çıkmak hâlâ mümkün.
Odakta “Umut” ile Şehrin Panoları’nın Geleceği

Bihter Ayyıldız: Bazen birkaç kişinin başlattığı bir çalışma gerçekten somut sonuçlar yaratabiliyor. Bu yüzden size son olarak aynı soruyu sormak istiyorum. Yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda, Şehrin Panoları’nın nasıl hatırlanmasını isterdiniz?
Simge Abay: Benim için bu proje gerçekten çok özel. Kariyerim boyunca sürdürülebilirlik ve sosyal etki alanlarında çalıştım. Ancak Şehrin Panoları’nın yarattığı etki çok farklı. Çünkü burada her gün önünden geçtiğimiz ama çoğu zaman fark etmediğimiz bir kültürel miras yeniden görünür hale geliyor. Bana göre bu proje insanların yaşadıkları şehirle yeniden ilişki kurmasını sağlıyor. Bir duvara, bir sokağa, bir mahalleye farklı gözlerle bakmaya başlamalarını sağlıyor.
Bu nedenle geleceğe dair düşündüğümde aklıma gelen ilk şey şu oluyor: Daha yolun başındayız.
Arşiv çalışmaları devam ediyor. Sözlü tarih görüşmeleri devam ediyor. Belgelenmeyi bekleyen yüzlerce eser var. Dolayısıyla Şehrin Panoları’nın hikâyesinin henüz yeni başladığını düşünüyorum.
Nurtaç Buluç: Benim aklıma gelen ilk kelime “umut”. Çünkü bu kelimeyi biz yalnızca kendimiz kurmadık. Sanatçılardan duyduk. Mimarlardan duyduk. Projeyi takip eden insanlardan duyduk.
Bize ulaşan pek çok kişi şunu söylüyor:
“İyi ki bunu yapıyorsunuz.”
“İyi ki bunları kayıt altına alıyorsunuz.”
“İyi ki bu eserlerin hikâyelerini görünür kılıyorsunuz.”
Bu nedenle yıllar sonra dönüp bakıldığında Şehrin Panoları’nın insanlara umut veren bir çalışma olarak hatırlanmasını isterim.
Bir başka önemli nokta da şu: Bu proje yalnızca eserleri belgelemiyor. İnsanları da bir araya getiriyor. Sanatçıları, mimarları, araştırmacıları, öğrencileri ve kent sakinlerini aynı masada buluşturuyor. Bu da benim için en değerli çıktılardan biri.
Mustafa Ergül: Benim için iki kelime öne çıkıyor…
Birincisi merak. Çünkü her şey bir merakla başladı. Bu işin bizi nereye götüreceğini bilmiyorduk. Sadece ilgimizi çeken bir konunun peşinden gittik. Bugün dönüp baktığımızda yüzlerce eser, onlarca sanatçıyla yapılan görüşmeler, kent yürüyüşleri, sergiler ve araştırmalar görüyoruz. Dolayısıyla genç araştırmacılara verebileceğim en önemli mesaj şu olurdu:Merak ettiğiniz şeylerin peşinden gidin.
İkincisi ise bilgi. Çünkü üretilen bilgi paylaşıldıkça çoğalıyor. Bugün Şehrin Panoları arşivinden yararlanarak tezler yazılıyor, makaleler hazırlanıyor, yeni araştırmalar yapılıyor. Bir araştırma projesinin en büyük başarısı da bence bu. Yeni araştırmalara kapı açabilmek.
Bihter Ayyıldız: Aslında bu söyledikleriniz bana arşivin doğasını hatırlatıyor. Arşiv durağan bir şey değil. Yaşayan bir yapı. Her yeni belge, her yeni hikâye, her yeni tanıklık onu dönüştürüyor. Ve siz bugün yalnızca panoları değil; Türkiye’nin kültürel hafızasının önemli bir bölümünü kayıt altına alıyorsunuz. Bir yandan da bu hikâyeyi uluslararası ölçekte paylaşmaya başladınız.
Nurtaç Buluç: Evet. Son dönemde benzer çalışmalar yürüten uluslararası araştırmacılarla da bir araya gelmeye başladık. Yakın zamanda Sovyet dönemi mozaikleri üzerine çalışan Ukraynalı belgeselci ve araştırmacı Yevhen Nikiforov’u konuk ettik.
Farklı ülkelerde yürütülen benzer çalışmalarla temas kurdukça aslında ortak meselelerimizin ne kadar benzer olduğunu görüyoruz. Kamusal sanatın korunması, kent hafızasının belgelenmesi ve kültürel mirasın görünür kılınması dünyanın birçok yerinde benzer mücadeleleri içeriyor. Bu diyaloğun önümüzdeki dönemde daha da büyümesini umuyoruz.
Bihter Ayyıldız: Babamın çok sevdiğim bir sözü vardı: “İşinize bakın.”
Çocukken bu sözü biraz sert bulurdum. Ama yıllar içinde şunu anladım: İşinize bakmak aslında yaptığınız işe inanmak demek. Başkalarının ne yaptığına, ne kadar görünür olduğuna ya da ne kadar hızlı sonuç aldığına odaklanmadan üretmeye devam etmek demek.
Bugün Şehrin Panoları’na baktığımda tam olarak bunu görüyorum. Bir merakla başlayan, samimiyetle büyüyen ve zaman içinde gerçek bir toplumsal fayda yaratan bir hikâye.
Benim için bu projenin bıraktığı en güçlü duygu gerçekten umut. Kentlerimiz adına umut. Kültürel mirasımız adına umut. Ve gelecekte bu hikâyeleri devralacak genç kuşaklar adına umut.
İyi ki varsınız.
Simge Abay: Çok teşekkür ederiz.
Nurtaç Buluç: Çok teşekkür ederiz.
Mustafa Ergül: Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.
Bihter Ayyıldız: Biz teşekkür ederiz.
Ve son olarak, bugün konuştuğumuz bütün bu hikâyelerin arkasındaki vizyonu da anmadan bitirmek istemiyorum. İbrahim Bodur’un yıllar önce attığı tohumlar bugün hâlâ yeni hikâyelere hayat veriyor. Zeynep Bodur Okyay da bu mirası çağın ihtiyaçlarına uygun şekilde büyütmeye devam ediyor.
Şehrin Panoları gibi projeler bize şunu hatırlatıyor: Kültürel miras yalnızca geçmişe ait değildir. Onu koruyan, araştıran ve yeniden görünür kılan insanlar sayesinde geleceğin de bir parçası olur.
KAYNAKÇA
Yayınlar:
Buluç, Nurtaç; Mustafa Ergül (2023). Şehrin Panoları. Yeditepe Fatih, 9, 88-93.
Buluç, N. (2024). Bir Mimarlık Sanat Arşivi: Şehrin Panoları. İthaf Sanat, 12, 98-107.
Buluç, N. (2024). Şehrin Panoları: İstanbul’un Mimarlık – Sanat Birlikteliği. İST-Dergi, 19, 60-65.
Buluç, N. (2025). Şehrin Panolarının İzinde. ArtDog, 28, 26-27.
Buluç, N. (2025). Özel Konutlarda Mimarlık ve Sanat İş Birlikleri. İthaf Sanat, 16, 114-119.
Buluç, N. (2024, 6 Haziran). Seramik ve Mozaik Avcılığı: Şehrin Panoları. Aposto.
Podcastler:
Youtube:
Bizantolog, “Nurtaç Buluç ile Bir Söyleşi”, 7 Ekim 2024
Creative Mornings İstanbul, 28 Şubat 2025












