Polvo uzun zamandır ağırlamak istediğim isimlerden biri. Hatta programın ruhuna en çok yakışan konuklardan biri diyebilirim. Çünkü Art Niyetli Sohbetler; mizahı, eleştiriyi ve derin düşünmeyi aynı masada buluşturmaya çalışan bir seri. Polvo’nun sanat pratiği, popüler kültürü, mizahı ve gündelik hayatın görünmez normlarını kullanarak bizi rahatsız eden ama üzerine yeterince düşünmediğimiz meseleleri görünür kılıyor. Ben de kendisini bulmuşken en Art Niyetli sorularımı sordum.
Sohbeti ister izleyebilir, isterseniz okuyabilirsiniz. Buyurunuz.
Polvo: “Mizah, gerçekliğin çatlaklarından içeri sızar.”

Bihter Ayyıldız: Mizah tarih boyunca en güçlü iletişim araçlarından biri oldu. İktidarları sarstı, insanların söyleyemediklerini görünür kıldı. Peki bugün hâlâ aynı güce sahip mi? Yoksa sistem tarafından soğurulmuş, hatta onun araçlarından birine dönüşmüş durumda mı?
Polvo: Öncelikle davetin için çok teşekkür ederim. Geçmiş bölümleri de izledim. Gerçekten çok değerli isimleri ağırlıyorsun. Bu serinin bir parçası olmak benim için mutluluk.
Çok güzel bir soru… Sanat pratiğim temelde eleştirel bir yerden besleniyor. Ama bunu doğrudan bir karşı çıkış üzerinden değil; popüler kültürün dili ve mizahla kurmaya çalışıyorum. Eleştiriyi daha okunabilir, daha erişilebilir bir forma dönüştürmeye çalışıyorum.
Mizah her zaman vardı ve neredeyse her zaman otoritenin karşısında konumlandı. Çünkü iktidar ortak bir gerçeklik üretmeye çalışır. Çeşitli propaganda araçlarıyla bu gerçekliği sürekli yeniden inşa eder ve sağlamlaştırır.
Mizahın görevi ise tam tersidir. Karşımızda büyük ve değişmez gibi duran o gerçeklik duvarındaki çatlakları bulur ve oradan içeri sızar. Bu yüzden mizah sanıldığı kadar kolay bir üretim biçimi değildir. Arkasında ciddi bir düşünme pratiği vardır.
Bugün çağdaş sanatın da kendine özgü bir mizah dili oluştu. Mizah estetik bir nesneye dönüşebiliyor. Bunu tamamen olumsuz görmüyorum. Çünkü zamanın ruhu bunu beraberinde getiriyor. Bugün mizah, estetik ve iktidar birbirini sürekli dönüştüren bir ilişki içinde var oluyor.
Sanatta Norm, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar İlişkisi

Bihter Ayyıldız: Sen konuşurken iki kelime özellikle dikkatimi çekti.
İlki iktidar. İkincisi objeleştirme.
İktidar dediğimizde bugün hâlâ aklımıza oldukça eril bir yapı geliyor. Senin üretimlerinde ise özellikle toplumsal cinsiyet rolleri, beden politikaları ve bireyin toplum içindeki konumu önemli bir yer tutuyor. Sence bugün iktidarın bu eril yapısı hem kadınları hem de erkekleri baskılayan bir düzene mi dönüştü?
Polvo: Aslında ben kendimi yalnızca toplumsal cinsiyet üzerine çalışan bir sanatçı olarak tanımlamıyorum. Ben normlar üzerine çalışan bir sanatçıyım.
Toplumsal cinsiyete belirli bir dönem daha fazla odaklanmamın nedeni, bunun gündelik hayatta en görünür normlardan biri olmasıydı. Hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan, sokağa çıktığınız anda onunla karşılaşıyorsunuz. Ama ilgi alanım bununla sınırlı değil.
Beden politikaları… İktidar ilişkileri… Bireyin kendisine yabancılaşması…
Bunların hepsi üretimimin kavramsal çerçevesini oluşturuyor.
Asıl sorduğum soru şu: İnsan kendisine nasıl yabancılaşıyor?
Bizi kırılganlaştıran şey ne? Toplumsal bariyerler nasıl oluşuyor?
Çünkü insan ilişkilerinin olduğu her yerde görünmez bariyerler de oluşuyor. Ve çoğunluğun olduğu yerde, çoğu zaman o bariyerler de var oluyor. Ben biraz da o yüzden üretimlerimde çoğunluğun değil, daha çok azınlığın sesini görünür kılmaya çalışıyorum.
Eril meseleye gelirsek… Evet, dünya uzun yıllardır ataerkil bir düzen içinde ilerledi. Bu nedenle kadının konumu doğal olarak daha fazla sorgulanıyor. Ama aynı zamanda değişimin de gerçekleştiğini düşünüyorum.
Bazen sosyal medyada doksanlı yılların televizyon programlarına denk geliyorum. Bugün o şakaların, o dilin, o kadın temsilinin ana akım medyada aynı şekilde var olabilmesi mümkün değil. Bu, her şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Ama toplumların dönüşümü zaten bir gecede olmuyor. Otuz-kırk yıllık bir perspektiften baktığımızda, önemli bir öğrenme sürecinin yaşandığını da görebiliyoruz.
Bihter Ayyıldız: Seni dinlerken aklıma hep aynı yere dönüyorum. Bugün insanın kapitalist sistem içindeki konumu büyük ölçüde tüketim üzerinden tanımlanıyor. İnsanların evlenmesi, çocuk sahibi olması, ev alması, çalışması, üretmesi ve sürekli tüketmesi bekleniyor.
Doğuyoruz, okuyoruz, mezun oluyoruz, çalışıyoruz, evleniyoruz… Sanki herkes için önceden yazılmış tek bir hayat senaryosu var.
Üstelik bu baskının son yıllarda daha da arttığını hissediyorum. Belki de bunun nedeni, sistemin artık eskisi kadar sağlam görünmemesi. Sence de kapitalist düzen kendi kırılganlığını hissettikçe bu normlara daha sıkı sarılıyor olabilir mi?
Polvo: Kapitalizme gelmeden önce aslında başka bir yerden başlamak isterim. Senin sözünü ettiğin bütün bu “dayatmalar” benim norm dediğim şeyler. Hayatımızın büyük kısmı normatif değerler etrafında şekilleniyor. Ama ben bunlara tamamen siyah ya da tamamen beyaz olarak bakmıyorum. Çünkü bazı normlar gerçekten hayatı kolaylaştırıyor. İnsan biraz da yaşama tutunabilmek için bazı ortak kurallara ihtiyaç duyuyor.
Burada asıl mesele şu: Ben bunu gerçekten istiyor muyum? Yoksa yalnızca herkes yaptığı için mi yapıyorum? Bence insanın kendisine sorması gereken soru bu. Bir normun parçası olmak bilinçli bir tercih de olabilir. Ya da o normun dışına çıkmayı bilinçli olarak seçebilirsin. İki durumda da önemli olan farkında olmak. Çünkü normların dışında kalmanın da bir bedeli var. O cesareti gösterebilir misin? Asıl mesele burada başlıyor.
Bihter Ayyıldız: Yani aslında normların varlığıyla değil, onların sorgulanmadan kabul edilmesiyle ilgileniyorsun.
Polvo: Kesinlikle. Ben normları ortadan kaldırmaya çalışan biri değilim. Normların var olduğunu görünür kılmaya çalışıyorum. Çünkü çoğu zaman onları doğal sanıyoruz. Oysa onlar da birer inşa. Başka türlü de kurulabilecek yapılar. Hayatın farklı alanlarında bunu görüyoruz.
Başarı anlayışımız… Aile kurma biçimlerimiz… Kariyer hedeflerimiz… İnanç sistemlerimiz… Hatta gündelik alışkanlıklarımız bile belirli normların sonucu.
Mesela biri kendini tamamen kariyerine adıyor. Bir başkası spora. Bir diğeri sanata. Sonuçta hayat biraz da adanmışlık üzerine kurulu. Bütün inanç sistemleri de buna benziyor. Astrolojiye inanmak bile bunun bir örneği. Gerçek olup olmaması başka bir tartışma. Ama eğer bir insanın hayatını anlamlandırmasına yardımcı oluyorsa, orada işlevsel bir tarafı da var demektir.
Ben doğruluk üzerinden değil, farkındalık üzerinden bakıyorum. Normların içinde yaşayabilirsin. Normların dışında da yaşayabilirsin. Yeter ki bunun bilinçli bir seçim olduğunu bilelim. Benim sanatımın amacı da tam olarak bunu görünür kılmak. Ben normu eleştirmiyorum. Onun bir norm olduğunu söylüyorum.
Kapital Düzende Reklamcı vs. Sistemi Eleştiren Sanatçı

Bihter Ayyıldız: Tam da burada başka bir konuya gelmek istiyorum. Bir röportajında, tek boyutlu bir kariyerin içine sıkışmak istemediğini söylemiştin. Çünkü sen yalnızca sanatçı değilsin. Aynı zamanda uzun yıllardır reklam ve iletişim dünyasının da içindesin.
İlginç olan şu: Bir tarafta kapitalizmin dilini çok iyi bilen bir iletişim profesyoneli… Diğer tarafta ise o sistemi eleştiren bir sanatçı… Bu iki kimlik birbirini nasıl etkiliyor? Hiç çatışıyorlar mı?
Polvo: Aslında sınırlarını doğru çizdiğinizde çatışmıyorlar. Bugünün sanatçılarına baktığımızda da çoğunun yalnızca sanatla yaşamadığını görüyoruz. Başka meslekleri var. Ben bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü reklam ve iletişim de yaratıcılık üzerine kurulu. Sanatı zaten iletişimin en üst biçimlerinden biri olarak görüyorum. İletişimde kullandığımız araçlar var. Sanatta da araçlar var. İkisi de bir düşünceyi başka insanlara aktarabilmek için var. Bu yüzden birbirlerini besliyorlar.
Üstelik profesyonel hayat bana çok önemli bir disiplin kazandırdı. Sanat üretimini romantize etmiyorum. İlham gelsin diye bekleyen biri değilim. Bir proje nasıl yönetiliyorsa üretimimi de öyle yönetiyorum. Bir fikri araştırıyorum. Planlıyorum. Üretiyorum. Revize ediyorum.
Aslında reklamcılık bana sanat üretiminde metodoloji kazandırdı. Bazen bunu şöyle tarif ediyorum. Sabah Clark Kent’im. Akşam Superman. Ama ikisi de aynı kişinin farklı tarafları.
Polvo’nun Norm Odaklı Sergileri ve Pop Art Dünyası

Bihter Ayyıldız: Senin üretimlerine baktığımda her serginin aslında tek bir kavramın etrafında örüldüğünü görüyorum. Bir norm seçiyorsun. Onu parçalıyorsun. Sonra yeniden kuruyorsun.
Bu süreç nasıl başlıyor? Gerçek hayatta karşılaştığın bir olay mı seni harekete geçiriyor? Yoksa zihninde uzun zamandır taşıdığın meseleler mi bir noktada görünür hâle geliyor?
Polvo: Aslında hiçbir konu tesadüfen karşıma çıkmıyor. Hepsi uzun zamandır zihnimde dolaşan meseleler.
Normlar üzerine çalışan biri olduğunuzda zaten konu sıkıntısı yaşamıyorsunuz. Hayatın kendisi sonsuz sayıda mesele sunuyor.
Benim için ilk aşama her zaman kavram oluyor. Önce hangi normu konuşacağıma karar veriyorum. Sonra onu üç boyutlu bir dile nasıl çevireceğimi düşünmeye başlıyorum.
Bu noktada artık sanat devreye giriyor.
Hangi form kullanılacak?
Mesaj doğrudan mı söylenecek?
Yoksa daha örtük mü kalacak?
Mizah ne kadar görünür olacak?
Popüler kültüre ne kadar yaklaşacak?
Bütün bunları düşündükten sonra eser yavaş yavaş kendi yolunu çizmeye başlıyor.
Elbette süreç içinde değişiyor. Başta düşündüğüm yerden başka bir yere evrildiği çok oluyor. Ama başlangıç noktası her zaman aynı. Önce kavram geliyor. Sonra nesne. Ve o nesnenin mutlaka referans verdiği normla metaforik bir ilişki kurması gerekiyor.
Bihter Ayyıldız: Pop Art’dan da söz etmek istiyorum. Andy Warhol‘dan sonra Pop Art çok farklı yönlere evrildi. Bugün popüler kültür estetiği artık yalnızca sanat galerilerinde değil; ev dekorasyonunda, tasarım objelerinde, moda markalarında ve sosyal medyada da karşımıza çıkıyor.
Bazen sanat eseriyle dekoratif obje arasındaki sınır neredeyse tamamen siliniyor. Senin üretimlerin de ilk bakışta izleyiciye oldukça tanıdık geliyor. Renkli, eğlenceli, popüler kültürden beslenen bir dil kullanıyorsun.
Peki seni yalnızca estetik bir obje üreten bir tasarımcıdan ayıran şey ne?
Polvo: Umarım bunu başarabiliyorumdur. Çünkü biri eserlerime yalnızca uzaktan bakarsa ya da arkasındaki hikâyeyi bilmezse onları dekoratif bir obje gibi algılaması mümkün. Bunun farkındayım. Aslında çağdaş sanatın en büyük açmazlarından biri de burada başlıyor. Çağdaş sanat çoğu zaman anlatılmaya ihtiyaç duyuyor.
Biliyorum, “iyi sanat kendini anlatır” denir. Ama ben buna tamamen katılmıyorum. Bir eser, arkasındaki düşünceyle birlikte derinleşiyor. İzleyiciyle gerçek bağını da o zaman kuruyor.
Bu şu anlama gelmiyor elbette: Sanatçı tek bir doğru yorum üretir. Hayır.
Ben bir düşünceden yola çıkıyorum. Onu belirli bir kavramsal süzgeçten geçirerek üretiyorum. Sonra eser izleyiciyle buluşuyor. Ve yüz kişi bakıyorsa yüz farklı okuma ortaya çıkabiliyor. Bu çok kıymetli.
Ama bütün bu yorumların beslendiği ortak bir düşünsel zemin de var. İşte beni ilgilendiren tam olarak orası.
Bihter Ayyıldız: Yani aslında sen izleyicinin eseri yalnızca görmesini değil, onunla düşünsel bir ilişki kurmasını istiyorsun.
Polvo: Kesinlikle. O yüzden her zaman şunu öneriyorum: Bir galeriyi gezerken mümkünse sanatçıyı dinleyin. Küratörü dinleyin. Rehberli turlara katılın. Çünkü eser o zaman ikinci katmanını açıyor.
Birçok kişi bienale gidiyor. “Bunu ben de yaparım.” diyor. Belki gerçekten yapabilir. Ama mesele nesnenin kendisi değil. O nesnenin hangi düşünceden doğduğu. Sanat tam da orada başlıyor.
Ben de işlerimde mümkün olduğunca güçlü toplumsal referanslar kurmaya çalışıyorum. İster istemez politik kavramlardan besleniyorum. Çünkü beni ilgilendiren yalnızca güzel görünen bir nesne üretmek değil. O nesnenin bizi yaşadığımız toplum üzerine düşündürmesi.
Çağdaş Sanatta Edisyonlar ve Fabrikasyon Etkisi
Bihter Ayyıldız: Bir başka dikkatimi çeken şey de şu. Bugün çağdaş sanat piyasasında birçok sanatçı aynı işi defalarca üretiyor. Edisyonlar… Seriler… Tekrarlar… Sen ise bundan özellikle uzak duruyorsun. Neden?
Polvo: Çünkü ben edisyon üretmeyi seven bir sanatçı değilim. Aynı formu tekrar tekrar çalışabilirim. Çünkü o form üzerinden söyleyecek yeni bir sözüm olabilir. Ama aynı eseri çoğaltmayı sevmiyorum.
Benim için her eser kendi hikâyesini taşıyor. O hikâye tamamlandıysa tekrar üretmenin bir anlamı kalmıyor. Belki çok özel durumlarda, koleksiyoner talebi olduğunda düşük sayıda edisyon yapıyorum. Ama bu benim üretim pratiğimin merkezinde yer almıyor. Çünkü bir işin çok fazla çoğaltılması onu ister istemez fabrikasyon bir nesneye dönüştürüyor. Ben ise her işin kendi karakterini korumasını önemsiyorum. Biraz da bu yüzden eserlerimin büyük bölümü tekil üretimler.
Sanatta Teknolojiyle Beslenen “Ambalaj Çağı”

Bihter Ayyıldız: Aslında burada senin iletişim tarafına tekrar dönmek istiyorum. Sen anlatmayı seven birisin. İşlerini de anlatıyorsun. Bugün ise herkes anlatıyor. Herkesin bir YouTube kanalı var. Bir podcast’i var. Bir sosyal medya hesabı var. Sürekli içerik üretiyoruz. Sürekli konuşuyoruz.
Ama bazen kendi kendime şunu soruyorum: Bu kadar insan konuşurken gerçekten kim dinliyor? Ve daha önemlisi… İnsanlar gerçekten kendilerini mi ifade ediyor? Yoksa ifade etmeleri gerektiğini düşündükleri kişiyi mi sahneliyorlar?
Polvo: Bence bu biraz zamanın ruhuyla ilgili. Ben hiçbir zaman yaşadığı dönemi tamamen reddeden bir sanatçı olmadım. Açıkçası bazı tarafları beni rahatsız ediyor. Kendimi bu çağın içinde çok ait hissettiğim de söylenemez. Ama değişimi inkâr ederek de hiçbir yere varamayız.
Mesela bugün yapay zekâ konuşuyoruz. Eskiden heykel tamamen elle yapılıyordu. Sonra dijital üretim geldi. 3D yazıcılar geldi. Şimdi yapay zekâ geliyor. Bunların önünde duramayız.
Asıl soru şu olmalı: Bu araçları nasıl kullanacağız?
Bihter Ayyıldız: Sanırım bugün en büyük çelişkilerden birini yaşıyoruz. Bir yandan hiç olmadığı kadar üretim var. Yapay zekâdan sosyal medyaya kadar her araç bize kendimizi ifade etme imkânı sunuyor. Diğer yandan ise bu kadar görünürlüğün içinde düşüncenin giderek yüzeyselleştiğini hissediyorum.
Sanki derinlikten çok görünürlük, içerikten çok sunum değer kazanıyor. Sanatçı olarak sen bugünün bu dönüşümünü nasıl okuyorsun?
Polvo: Benim de tam olarak üzerinde düşündüğüm mesele bu. Teknolojinin kendisiyle hiçbir problemim yok. Yapay zekâyı da yeni üretim araçlarını da doğal bir dönüşüm olarak görüyorum. Bundan kaçamayız. Nasıl ki heykel üretiminde zaman içinde yeni teknikler ortaya çıktıysa, bugün de yapay zekâ aynı dönüşümün bir parçası.
Bugün yapay zekâyla eser üretebilirsiniz. Metin yazabilirsiniz. Sunum hazırlayabilirsiniz. Konuşma metni oluşturabilirsiniz. Bunların hiçbirini başlı başına problem olarak görmüyorum.
Benim asıl meselem başka. Bugünün dünyası özü değil, ambalajı ödüllendiriyor. Bence çağımızın en büyük problemi bu. Herkes iyi görünmeye çalışıyor. Herkes kusursuz görünmek istiyor. Sürekli bir performans hâli içindeyiz. Ama bu performans çoğu zaman düşünsel bir derinlik üretmiyor. Sadece iyi paketlenmiş bir görüntü sunuyor. İşte tam burada yapay zekâ da ilginç bir yere oturuyor. Çünkü çok entelektüel görünen metinler üretebiliyor. Çok güçlü görünen fikirler yazabiliyor. Ama bütün bunlar gerçekten o kişiye ait mi? Bence bugünün en önemli sorularından biri bu.
Sosyal Medya Çağında Kimlik ve Görünürlük

Bihter Ayyıldız: Aslında sosyal medya da bunu besliyor. Bugün yalnızca sanatçılar değil, neredeyse herkes kendi görünürlüğünü yönetmek zorunda hissediyor. Eskiden markaların PR ajansları vardı. Şimdi insanlar kendi PR ajansına dönüştü. Sence bu zorunluluk insanın kendisini de dönüştürüyor mu?
Polvo: Kesinlikle dönüştürüyor. Üstelik yalnızca sanatçıyı değil. Bütün meslekleri dönüştürüyor. Eskiden bir sanatçının görünür olması beklenirdi. Bugün ise doktorun da görünür olması bekleniyor. Avukatın da… Akademisyenin de… Mimarın da… Herkes görünür olmak zorundaymış gibi hissediyor. Ve bu bana oldukça tuhaf geliyor.
Mesela sosyal medyada sürekli doktor videoları görüyorum. Bilgi veriyorlar. Bazen dans ederek anlatıyorlar. Bazen eğlenceli içerikler üretiyorlar. Bir yandan bunun iletişim açısından anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Ama diğer yandan mesleklerin temsil biçimi de değişiyor. Eskiden bir hekimin itibarı yaptığı işle ölçülürdü. Bugün görünürlüğü de neredeyse aynı ölçüde önemseniyor.
Bu yalnızca bireylerin değil, kurumların da dönüşümü. Bugün hastanelere gidiyorsunuz. Adeta beş yıldızlı bir otel estetiğiyle karşılaşıyorsunuz. Eczaneler bile artık bir moda mağazası gibi tasarlanıyor. İçeri girdiğinizde önce atmosferi deneyimliyorsunuz. Sonra ürünle karşılaşıyorsunuz.
Yani sistem artık her alanda önce ambalajı tasarlıyor. Bütün dünya giderek aynı estetik dil üzerinden konuşmaya başlıyor.
Polvo’nun Sanat Üretim Süreci: Bir Eser Nasıl Ortaya Çıkıyor?

Bihter Ayyıldız: Bu durum üretimlerine de yansıyor aslında. Özellikle Herkes Kendi Çalını Yaratır işi tam da bugünü anlatıyor gibi geliyor bana. Bir yandan geleceğe ait formlar var. Bir yandan geleneksel motifler… Geçmiş ve gelecek aynı yüzeyde buluşuyor.
Bu karşılaşma senin için ne ifade ediyor?
Polvo: O iş aslında tam olarak bunu sorguluyor. Geleceği konuşurken geçmişi tamamen geride bırakamayız.
Ben geleneksel çini desenlerini çok seviyorum. Çünkü insanlar onları gördüklerinde duruyorlar. Tanıdık olan şey, izleyiciyi eserin içine çekiyor. Sonra o tanıdık formun içinde bambaşka bir dünya açılıyor. Fütüristik formlar… Başka bir gelecek tahayyülü… Başka bir anlatı… Ben üretirken bu karşılaşmaları seviyorum. Geçmiş ve gelecek birbirinin alternatifi değil. Birbirine eklemlenen iki katman gibi düşünüyorum.
Aslında bugün yaşadığımız dönüşüm de böyle ilerliyor. Yeni olan hiçbir şey tamamen sıfırdan başlamıyor. Her zaman geçmişten bir iz taşıyor.
Bihter Ayyıldız: O zaman belki de en temel soru şu. Bütün bu dönüşümler karşısında ne yapacağız? Sürekli değişen bir dünyada insan neye tutunabilir?
Polvo: Bence mesele değişime direnmek değil. Onu anlamaya çalışmak. Her kuşak kendinden sonrakini eleştiriyor. Bizden öncekiler de bizi eleştirdi. Biz de bugün yeni kuşakları eleştiriyoruz. Muhtemelen bizden sonrakiler de başka bir dünyada yaşayacak. Dolayısıyla değişimin kendisini inkâr etmek yerine onunla nasıl ilişki kuracağımızı düşünmemiz gerekiyor.
Ben sanat üretirken de bunu yapmaya çalışıyorum. Zamanın ruhunu reddetmiyorum. Ama ona teslim de olmuyorum. Aradığım şey denge. Çünkü bana göre sanat tam da bu dengeyi arayan bir düşünme biçimi.
Bihter Ayyıldız: Bugün aslında yalnızca sanatı konuşmadık.
Mizahı konuştuk.
Normları konuştuk.
İktidarı konuştuk.
Kapitalizmi, görünürlüğü, yapay zekâyı ve bugünün insanını konuştuk.
Ben seni uzun zamandır uzaktan takip ediyordum. Üretimlerini biliyordum. Ama bu sohbetten sonra işlerinin arkasındaki düşünce dünyasını daha yakından tanıma fırsatı buldum.
Bence bir sanatçıyı gerçekten tanımak, eserlerini görmek kadar onun düşünme biçimini dinlemekten de geçiyor. İyi ki geldin. Çok teşekkür ederim.
Polvo: Ben teşekkür ederim. Gerçekten çok keyifli bir sohbet oldu. Soruların sayesinde kendi üretim pratiğime yeniden bakma fırsatı buldum. Burada olmak benim için büyük mutluluktu.












