Yönetmen Denis Villeneuve Filmleri

Efsane Yönetmenler Serisi: Denis Villeneuve Filmleri

Denis Villeneuve’ün, yolu bağımsız Kanada sinemasından Hollywood’un devasa ölçekli gişe filmlerine uzanan çağdaş sinemanın en kendine has auteur’lerinden birisi olduğunu söyleyebiliriz. Incendies ile yakaladığı şöhret ve kariyer kırılımını Arrival ve nihayetinde Dune gibi epik bilim kurgu filmleriyle taçlandıran Villeneuve; sinemasında travmanın, şiddetin ve kaçınılmaz kaderin geometrisini fevkalade bir biçimde yeniden kurguluyor. Bu yazıda yönetmenin Kanada yıllarındaki deneysel arayışlarından, büyük blockbuster’lara uzanan bu yolculuğuna dört ana bölüme ayırarak yakından bakacağız. Şimdi sizleri Denis Villeneuve filmleri ve sineması ile baş başa bırakıyoruz…

Birinci Bölüm: Arayışlar, Kazalar ve Zaman

Un 32 Août Sur Terre

  • Tür: Dram
  • Süre: 88 Dakika
  • Oyuncular: Pascale Bussières, Alexis Martin
  • IMDb: 6.4

Melankolik iklimi ve varoluşçu temasıyla meşhur bağımsız Kanada sineması, Villeneuve’ün onu daha sonra büyük başarılara ulaştıracak olan tematik yaklaşımları ve kendine has sinema dilinin zemininde yer alan etik ve felsefi altyapısı için bir laboratuvar ortamı olma hüviyeti taşır. Bu döneminde çektiği ilk uzun metraj filmi August 32nd on Earth; daha sonra Arrival filminde en kompleks halini alacak olan zaman ve sinematografisinde sıkça rastladığımız kaza (kaderin kaçınılmazlığı) kavramlarına yaklaşımının da ilk provasıdır.

1998 tarihli filmde Simone oldukça trajik bir trafik kazasından şans eseri kurtulur ve hayatına bir anlam katması için anne olması gerektiğine inanmaya başlar. Hayatındaki en doğru baba adayının ise en yakın arkadaşı Philippe olduğunu düşünür. Fakat Philippe’nin bir şartı vardır ve çocuk Amerika’daki Utah Çölü’nde hamile kalınarak dünyaya getirilecektir. İkili Kanada’dan Salt Lake City’ye doğru absürd ve büyüleyici bir yolculuğa çıkarlar. Kavramsal motiflerin yanı sıra henüz Roger Deakins veya Greig Fraser ile tanışmamış olmasına rağmen Villeneuve’ün kamerayı karakterlere ve mekana karşı konumlayışındaki mesafeli, steril ve bir bakıma voyörist tutumunun ilk tohumları da bu filmle beraber atılır.

Maelström

  • Tür: Dram
  • Süre: 88 Dakika
  • Oyuncular: Marie-Josée Croze, Jean-Nicolas Verreault, Stephanie Morgenstern
  • IMDb: 6.7

Denis Villeneuve tarafından yazılıp yönetilen ikinci film Maelström ise 2000 yılında vizyona girer. Filmde zengin ve kariyerli bir iş insanı olan Bibiane, geçirdiği kürtaj operasyonundan sonra derin bir boşluk duygusuna kapılır. Hayatı giderek kontrolden çıkarken sarhoş olarak araba sürdüğü bir günde çarptığı yayanın ölümüne sebep olur ve korkuyla olay yerinden kaçar. Suçluluk psikolojisi içerisinde kıvranan Bibiane, kurbanın oğluyla tanışır ve onunla romantik bir ilişki içerisine girer. 

Yönetmenin uluslararası alanda tanınırlığının ilk adımı olan bu filmde de kaçınılmaz bir kazanın insan psikolojisi üzerindeki etkileri ve daha sonra Enemy ve Prisoners gibi filmlerinde de göreceğimiz suç teması bahse açılıyor. Fakat bu filmi ilginç kılan asıl unsur, daha sonra hiçbir Villeneuve filminde benzerini göremeyeceğimiz şekilde hikayeyi bir balığın gözünden takip ediyor oluşumuzdur. Bu absürd anlatıcı seçimi her ne kadar bağımsız Kanada sinemasının deneysel damarıyla uyuşsa da yönetmenin henüz o ciddi auteur tavrına bürünmediğini gözler önüne serer.

İkinci Bölüm: Kırılma ve Kaderin Kaçınılmazlığı

Incendies

  • Tür: Dram
  • Süre: 131 Dakika
  • Oyuncular: Lubna Azabal, Mélissa Désormeaux-Poulin, Maxim Gaudette
  • IMDb: 8.3

Denis Villeneuve için onu yerel bir festival yönetmeni olmaktan sıyırıp küresel bir auteur’e dönüştürerek her şeyi değiştirecek olan kırılma, yıllar sonra çektiği Politeknik (2009) ve Incendies (2010) filmleri ile yaşanır. Incendies, İçimdeki Yangın ismi ile Türkiye’de de vizyona girmiş ve zaman içerisinde pek çok film listesinde kendine yer bularak büyük beğeni toplamıştır. Filmde Nawal Marwan ölürken ikiz çocukları Jeanne ve Simon’a birer mektup bırakır. Mektuplardan biri öldüğünü sandıkları babalarına, diğeri ise hiç bilmedikleri abilerine yazılmıştır. Çocuklar annelerinin vasiyeti üzerine mektupları sahiplerine vermek için annelerinin memleketi olan Lübnan’a giderler. İkizler burada kendilerini annelerinin iç savaş yıllarında yaşadığı büyük trajedilerin, işkencelerin ve sırların ortasında bulurlar.

Film bir oluktan mikro düzeyde bir aidiyet ve köken arayışı meselesini akıtırken bir diğer oluktan ise nihayetinde çağdaş bir Oedipus mitine evrilecek olan makro düzeyde bir tarih, mezhep ve etnik çıkmazı akıtır. Denis Villeneuve’ün filmlerinde gördüğümüz kaderin kaçınılmazlığı anlatısı bu filmle beraber zirveye taşınır. Öyle ki kardeşlerin annelerinin vasiyeti üzerine Lübnan’daki kökenlerini ve geçmişteki sırları çözmek için çıktıkları yolculuk, karakterlerin iradesini tamamen devre dışı bırakan korkunç bir matematiksel denkleme evrilir; ‘‘1+1=1’’

Polytechnique

  • Tür: Dram
  • Süre: 77 Dakika
  • Oyuncular: Maxim Gaudette, Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse
  • IMDb: 7.2

Her ne kadar yönetmenin bu dönemi içerisinde daha meşhur olan filmi Incendies olsa da, bana kalırsa rüştünü ispatladığı ilk ve tüm filmografisi içerisinde başyapıt sayılabilecek tek eseri, Incendies’den bir yıl önce, 2009 senesinde vizyona giren Politeknik filmidir. 

Film, 6 Aralık 1989 tarihinde Montreal’deki École Polytechnique’de yaşanan gerçek bir hikayeyi, bir katliamı konu alır. Olayda feministlerden nefret ettiğini söyleyen silahlı saldırgan, 14 kadını öldürüp pek çok kişiyi yaraladıktan sonra kendi hayatına son vermiştir. 

Film lineer olmayan kurgusu içerisinde olayı okulda bulunan Valérie ve Jean-François isimli iki öğrencinin ve saldırganın gözünden, sadece şiddet anına değil, öncesi ve sonrasına da yoğunlaşarak anlatır. 

Villeneuve ve görüntü yönetmeni Pierre Gill filmi monokrom olarak çekerler. Bu estetik bir tercihten öte kanlı ve vahşi bir olayın hızla pornografik bir kimliğe bürünebilmesi ihtimalini nötralize etmek için alınmış bir karardır. Böylece şiddet estetize edilmemiş, bilakis soğuk ve mesafeli bir doküman nesnelliği kazanmış olur. 

Benzer bir tutum ses tasarımına da yansır. Öyle ki filmde neredeyse hiç müzik ve kırmızı kanın sansasyonelliği ile aynı kimliği taşıyabilecek olan panik çığlıkları yoktur. Bunun yerine ayakkabıların, nefes alışverişlerinin ve silah mekanizmasının seslerini işittiğimiz çıplak bir gerçekliği deneyimleriz. 

Villeneuve sinemasının ana temasını biçimlendiren şiddet, kaderin kaçınılmazlığı ve sistematik/politik şiddet altında ezilen tekil bireyler mefhumları bu film ile en arı ve keskin hallerini kazanır.

Denis Villeneuve Filmleri arasında Polytechnique / Politeknik
Fotoğraf: Politeknik (2009) filminden bir sahne.

Denis Villeneuve’ün de Kanadalı oluşu, yaşanan vahşetin büyüklüğü, hafızalarda bıraktığı iz ve katilin motivasyonu gibi etmenler bir araya geldiğinde böylesi bir filmi çekmenin oldukça kompleks bir hale evrildiğini düşünmek zor olmayacaktır. Öyle ki Kanada’da bu elim olayın ülkenin masumiyetini kaybettiği an olarak anıldığını söylemekte fayda var. Fakat yönetmenin bu çetrefili durumun üstesinden geldiğini söyleyebiliriz. Çekimlere başlamadan önce hayatını kaybedenlerin yakınlarından ve hayatta kalan tanıklardan izin alır. Yine de insanların hatırasını zedelememek için gerçek isimleri kullanmaktan imtina eder. Bir yandan nesnelliğini ve ahlaki konumlanışını korur, bir yandan da filmin topyekün bir belgesel niteliği kazanmasına mani olur. Tüm bunların yanı sıra filmi üç karakter üzerinden ele alması sosyolojik ve psikolojik açıdan bütüncül ve kapsayıcı bir omurga inşa etmesine ve iletmek istediği mesajları sağlıklı bir zemine oturtmasına olanak sağlar.

Villeneuve, bir yandan katilin karizmatik bir kriminal yahut mitsel bir canavar gibi anlaşılıp ‘‘özdeşleşilebilir’’ görülmesine izin vermezken bir yandan da onu gülünç bir karikatüre dönüştürmekten de geri durur. Tıpkı olduğu gibi mantık dışı ve zavallı bir nefretle zehirlenmiş mizojinik bir ‘‘nesne’’ seyrederiz. Filmin bir diğer karakteri olan Jean-François ise ahlaki bir sorumlulukla elinden geleni yaparak saldırı esnasında yardım arar ve yaralılara müdahale eder. Fakat bu saldırı onda ciddi bir hayatta kalan suçluluğu ve travma sonrası stres bozukluğu yaratır. Olaylara mani olmaması atanmış erkeklik rollerinin ve vicdanının altında ezilmesine sebep olur. Villeneuve; bu trajik karakterle birlikte toksik erkekliğin sadece kadınlar için değil, sağlıklı erkek varlığı için de bir tehdit olduğunu gözler önüne serer. Filmin üçüncü karakteri olan Valérie, katilin doğrudan hedefi olmuş ve fakat hayatta kalmayı başarmış bir kadındır. Her ne kadar ruhsal ve fiziksel olarak yaralansa da Villeneuve onu bir ‘‘kurban’’ olarak tanımlamaz. Bilakis Valérie; şiddetin tahribatına rağmen yaşamaya, topluma karışmaya ve geleceğe inanmaya devam eder.

Üçüncü Bölüm: Hollywood Makinesi ve Neoklasik Gerilim

Uluslararası tanınırlığa erişen Denis Villeneuve, nihayetinde bağımsız Kanada sinemasının dışına çıkıp Hollywood makinesine dahil olur. Bu durumda genellikle ‘‘sanatsal ödün verme’’ ve ‘‘uysallaşma’’ hadiselerinin yaşandığını söyleyebiliriz. Her ne kadar Villeneuve de stüdyoların ve sektörel beklentilerin etkisiyle bir miktar ‘‘Amerikanlaşsa da’’ tamamen teslim olmaz. Nitekim Hollywood mekanizmasının ve janr sinemasının kısıtlayıcı kalıplarını, kendi sinematografik üslubu ile içerden yavaş yavaş deler. Amerikan sinema endüstrisindeki ilk denemeleri olan Prisoners ve Sicario filmleriyle klasikleşmiş suç ve rövanş şablonlarını ters yüz etmeye çalışır.

Prisoners

  • Tür: Gerilim
  • Süre: 153 Dakika
  • Oyuncular: Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Viola Davis, Maria Bello, Terrence Howard, Paul Dano
  • IMDb: 8.2

2013 tarihli Prisoners filmi Şükran Günü’nde iki komşu ailenin küçük kızlarının kaybolmasıyla başlar. Dedektif Loki (Jake Gyllenhaal) ilk şüpheli olarak zihinsel engelli olduğu düşünülen Alex Jones’u yakalar. Fakat yeterli delil bulunamadığı için serbest bırakılır. Yavaş kalan polis ve bürokratik işleyiş karşısında kayıp kızlardan birinin ‘‘dindar’’ babası olan Keller Dover (Hugh Jackman) adaleti kendi elleriyle sağlamaya karar verir. Keller, şüpheli Alex’i kaçırıp kızların yerini öğrenmek için işkenceye başvurur. Keller’in dönüştüğü kişi, dini kesinliklerin ve ahlaki üstünlüğün ne kadar kırılgan olabileceğini gözler önüne serer.

Sicario

  • Tür: Gerilim
  • Süre: 121 Dakika
  • Oyuncular: Emily Blunt, Benicio del Toro, Josh Brolin
  • IMDb: 7.7

2015 tarihli Sicario filminde ise şiddet bireyin elinden alınıp devletin ve suç kartellerinin tekeline verilir. Bu kurumsallaşma altında şiddet artık gündelik bir rutindir. Emily Blunt’ın canlandırdığı idealist FBI ajanı Kate, sistemin acımasız dişlileri arasında öğütülürken, Benicio del Toro’nun canlandırdığı Alejandro karakteri kendi kişisel intikamını devletin operasyonel gücüyle meşrulaştıran soğukkanlı bir tetikçiye dönüşür.

Enemy

  • Tür: Gerilim
  • Süre: 90 Dakika
  • Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Mélanie Laurent, Sarah Gadon
  • IMDb: 6.8

2013 tarihli Enemy filmi ise bahsettiğimiz ‘‘amerikanlaşmaya direnme’’ bahsinin en somut örneğidir. Film stüdyo sistemi içerisinde çekilmesine rağmen bağımsız bir sanat filmi intibası uyandırır. 

Yapım, Toronto’da yaşayan son derece monoton ve kasvetli bir hayatı olan tarih profesörü Adam Bell’in (Jake Gyllenhaal) hikayesine odaklanır. Adam, bir iş arkadaşının önerisiyle bir film kiralar ve filmdeki figüranlardan birinin (Anthony) kendisine tıpatıp benzediğini fark eder. Bu benzerlik karşısında saplantılı bir arayışa giren Adam, figüranı bulur. İkili yüz yüze geldiğinde sadece dış görünüşlerinin değil, vücutlarındaki izlerin bile aynı olduğunu görür. Ancak kişilikleri taban tabana zıttır. Nitekim Adam içe kapanık ve çekingen Anthony ise agresif ve özgüvenlidir. Bir süre sonra bu iki adam birbirlerinin hayatlarına, eşlerine ve sevgililerine müdahale etmeye başlayarak tehlikeli bir rol değişimine girişirler. 

Villeneuve, ikizlik ve kimlik bölünmesi motifi üzerinden ‘‘erkek’’ korkularını, sadakatsizliği ve bastırılmış arzuları didikler…

Arrival

  • Tür: Bilimkurgu
  • Süre: 116 Dakika
  • Oyuncular: Amy Adams, Jeremy Renner, Forest Whitaker, Michael Stuhlbarg
  • IMDb: 7.9

2016 tarihli Arrival filmi, Incendies’de yoğun bir biçimde işlenen kaçınılmaz kader kavramını bilimkurgusal bir boyuta taşır. 

Villeneuve filmde, Dünya’ya gelen uzaylıların dili çözülmeye çalışılırken dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda insanın zaman algısını yöneten bir zihin mimarisi olduğunu öne sürer. 

Louise Banks (Amy Adams) uzaylıların dilini öğrendikçe, zamanın doğrusal akmadığı, hayatının tüm anlarının aynı anda var olduğu bir tecrübeyi deneyimlemeye başlar. Louise, artık gelecekte büyük bir acı çekeceğini bilmektedir. Buna rağmen acıya giden yolu ve hayatının trajedisini büyük bir olgunlukla karşılar.

Dördüncü Bölüm: Mesih Mitinin Sökümü

Artık Denis Villeneuve, bağımsız dramaları ve birer füzyon haline getirdiği gerilim filmlerini geride bırakmaktadır. Dev bütçeli bilimkurgu blockbuster’larına geçtiği bu dönem; kimileri için Hollywood sinemasına yavaş yavaş yenik düşüşünün nihai finali, kimileri içinse kendi görsel dilini stüdyolara dayattığı epik bir zafer olarak görülür. Villeneuve; Blade Runner 2049 (2017), Dune: Part One (2021) ve Dune: Part Two (2024) ile sinemada “Görsel Brütalizm” olarak adlandırılabilecek çağdaş bir estetik dil inşa eder. Bu dönemde filmlerinin özü pek de değişmemiş görünür. Kaçınılmaz kaderin, kehanetlerin, bürokrasinin ve devlet mekanizmasının karşısında küçülen ve yalnızlaşan insanın trajedisi Villeneuve filmlerinin merkezinde yer etmeye devam eder.

Blade Runner 2049

  • Tür: Bilimkurgu
  • Süre: 164 Dakika
  • Oyuncular: Ryan Gosling, Harrison Ford, Ana de Armas, Jared Leto
  • IMDb: 8.0

2017 yılında Villeneuve, Ridley Scott’ın 1982 yapımlı kült filmi Blade Runner’ın devamını çeker. Bu denemeyi çoğu yönetmenin intihar niteliğinde bir sanatsal risk olarak karşılaması anlaşılır olacaktır. Fakat Villeneuve’ün bu ağır mirası kendi sinematografik diline adapte etmeyi başardığını söyleyebiliriz. 

Yönetmen ne Scott’ın neon kaplı siberpunk dünyasını tümüyle devralır ne de bunu ucuz bir nostaljiye dönüştürür. Villeneuve, prodüksiyon tasarımcısı Patrice Vermette ve görüntü yönetmeni Roger Deakins ile birlikte devasa, köşeli ve boğucu bir “brütalist mimari” inşa eder. K (Ryan Gosling) karakterinin dev binalar, yüksek duvarlar ve uçsuz bucaksız çöller arasındaki yalnızlığı, Politeknik’in o donuk koridorlarındaki klostrofobinin yeniden üretilmesidir. Film, K’nın “seçilmiş kişi” olduğuna dair umudunun yavaş yavaş kırılışını işler. Villeneuve, Hollywood’un geleneksel “seçilmiş insan” anlatısını yıkarak K’yı hikâyenin merkezindeki kahraman değil, başkasının hikâyesinde bir dipnot haline getirir ve nihayetinde kaçınılmaz kaderine boyun eğdirir.

Dune

2021 yılına geldiğimizde ise Villeneuve, Amerikan sinemasının kutsadığı ‘‘seçilmiş insan’’ mitine yönelik yıkıcı tavrını bir üst perdeye taşır. Dune: Part One (2021) ve Dune: Part Two (2024) filmlerinde kahramanımız Paul Atreides’in (Timothée Chalamet) yolculuğu bir zafer anlatısı değil; manipülasyonların, dini fanatizmin ve bir tür cihat trajedisinin çarkları arasına çekilme hikayesidir. Paul, kendisinin başlattığı galaktik yıkımın bilincindedir ve fakat kaderine bir türlü karşı gelemez. Incendies’deki trajik köken arayışı, Dune’da evrensel bir felaket boyutuna ulaşır.

Tüm bu serüven bir araya getirildiğinde dar bütçeli ve kendine has dinamikleriyle bağımsız Kanada sinemasından çıkıp Hollywood’un milyar dolarlık stüdyo sistemine uzanan Denis Villeneuve, çağdaş sinemada auteur kavramının endüstriyel koşullarda dahi hayatta kalabileceğinin en kusursuz örneklerinden biri olarak düşünülebilir. İlk filmlerinden bugüne kadar Villeneuve’ün takip ettiği çizginin kaderin, şiddetin ve mekanın kaçınılmazlığı ekseninde tutarlı bir biçimde kilitlendiğini gözlemleyebiliriz. Yine de bir süre daha sinemaseverlerin bir sonraki filminde ne yapacağını merakla beklediği bir isim olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Yazarın Notu: Denis Villeneuve bir röportajında annesinin güçlü bir kişilik olduğundan, onun feminist ve özgürlükçü duruşundan etkilendiğini söylüyor. Bu etkinin oldukça derin olduğunu düşünüyorum. Nitekim pek çok filminde annelik rolünü oldukça kutsal ve güçlü bir kırılmanın eşiği olarak kodluyor. August 32nd on Earth’te karakter hayatını anlamlı kılmak için çocuk yapmaya karar verir. Maelström’de Bibiane’nin çöküşü bir kürtaj operasyonu ile başlar. Politeknik’de Valérie’nin geleceğe inanmaya devam edişi çocuk sahibi olmaya karar vermesiyle gösterilir.

Longines
Bu Fesival Bizim