Kitaplar Kurtuldu, Sahaf Öldü!

Bir haber var, geçtiğimiz haftalarda çok konuşulan: Avrupa’da sahaflardan toplu halde eski kitap satın alınıyor. Sonra sayfalar tek tek makinelerle taranıyor. Sonrasındaysa kitap yok ediliyor. Telif hakkı davasıyla karşılaşmamak için, kitabın dijital hali kaldıktan sonra fiziksel nüshası ortadan kaldırılıyor. Yapay zeka şirketleri, internetteki veri tükenince gözünü sahaf raflarına çevirmiş durumda. Bir nevi “eve gelen misafir buzdolabını bitirince komşunun kapısını çalması” hali. Şirketlerin buna verdiği isimse “dijitalleştirme”. Ama sahaflarda ve okursever kitlede bunun yansıması farklı: Bir daha asla bir rafa dönemeyecek, kimsenin tesadüfen elini uzatıp bulamayacağı, kenarına biri not düşmüş olmayacak bir kitabın sonu.

Çünkü bilgiyle temas etmek, bilgiye sahip olmakla aynı şey değil.

Dijitalleşen kitaplarla birlikte yok olan ne?

sahaf kitapları yerini alan dijital kitaplar

Kitap aslında varlığını sürdürüyor, cümleleri, bilgisi, hatta belki üslubu bir yerde saklanıyor. Ama kitabın kendisi kayboluyor. O rafta durma hali, o tozlu koku, birinin yıllar önce köşesine iliştirdiği not…Bunların hiçbiri “veriye” dönüşmüyor. Sadece siliniyor.

Belki de bu, çağımızın en gizli kaybı: Hiçbir şey yok olmuyor gibi görünürken, aslında en çok “varoluş” hali yok oluyor.

Ama itiraf edeyim, bu hikayede beni asıl rahatsız eden, sahaflarla ya da ortadan kaybolan kitaplarla ilgili değil. Çünkü ben de tam olarak aynı şeyi yapıyorum. Hukukçu olanların hayatını kurtaran bir icat olarak telefonumun içinde bile taşınabilir bir tarama makinesi var, bazen inanamıyorum.

Yeni nesil insan özelliği: Anı yaşamamak

video çekme ve kayıt çılgınlığı

Sadece bilgi ve belgelerimiz değil konu. Bir anı yaşıyoruz örneğin. Deniz kenarında bir gün batımı, arkadaşlarımızla bir sofra, çocuğumuzun ilk adımları. Ve ilk refleksimiz ne oluyor? Telefonu çıkarmak. Kaydetmek. O anı “veriye” çevirmek.

Geçen gün 18 yıl öncesine ait bir tatilin dijital fotoğraf albümünü ararken şunu fark ettim: O tatilden bana kalan hisler var, fotoğrafları bulup o hisleri derinleştirmek istedim. Ama albüme baktığımda hislerim derinleşmek yerine, sadece “aa şuraya da gitmişiz” diyen bir yoklama törenine dönüştü.

eski fotoğraf albümleri

Hatıra saklamaya bayılıyorum, itiraf ediyorum. Ama eskilerin basılı fotoğrafları bile çekmecelerde “of, ne kadar fazlaymış” diye toz yutarken, bizim dijital fotoğraf çöplüğümüze ne demeli? En azından basılı fotoğraf çekmecesini boşaltmak bir günlük iş. Bizimkini boşaltmaya kalksak, muhtemelen torunlarımıza miras kalır.

Çok fazla kaydımız var. Belki bir video, bir paylaşım, bir “anı”. Ama o anın kendisi, içindeki koku, ışığın o saniyedeki hali, bedenimizin orada gerçekten bulunma hissi, hiçbiri o dosyalara sığmıyor. Taranıyor, kaydediliyor, sonra da unutuluyor gidiyor.

Sahaftaki kitap gibi: İçerik kurtuluyor, ama temasın verdiği duygu kayboluyor.

Beğen, Kaydet, Ertele!

sosyal medya bağımlılığı

Dijital çağın bize sorduğu asıl soru bence “Neyi kaydedelim, ölümsüzleştirelim?” değil, “Neyi kaydetmeden, sadece yaşayarak geçirelim?” Çünkü bir anı sonsuza kadar saklayabiliyor olmak, o anı gerçekten yaşadığımız anlamına gelmiyor.

Bir düşünün: Sosyal medyada kaç tane “save” ettiğiniz içerik var? Kaç tanesine dönüp baktınız? İnanın ben kendi adıma şu an açıp bakmaya bile korkuyorum. Bir gün oturup düzenleyeceğim, kategorize edeceğim, işime yarar hale getireceğim diye kaydediyorum her şeyi. O gün geliyor mu? Hayır. Bugün de bir şey daha eklendi listeye, farkındasınızdır.

Kaydetmek, aslında bir erteleme biçimi. “Şimdi yaşamasam da olur, sonra bakarım” diyoruz. Ama o “sonra” hiç gelmiyor. Çünkü kaydettiğimiz an zaten geçmiş bir an oluyor. Gelecekteki biz, o anı yaşayan değil, sadece arşivleyen biri oluyor.

Sahaftaki kitap da böyle bir vaatle satın alınıyor: “Merak etme, seni kaybetmeyeceğiz, bir yerde saklayacağız.” Ama saklanan şey artık dokunulan, kokusu alınan, rastgele elimize geçen bir şey değil. Sadece var olan bir şey.

anı yaşamak

Sanırım bazen bir anı dijital olarak kaydetmemek, onu kaybetmemenin tek yolu. Hafızamız ne kadar düşük çözünürlüklü olsa da, en azından silinmiyor. En önemlisi, yüklü miktarda bulut aboneliği de gerektirmiyor. Ve ne de olsa hafızamız, kimsenin rafından toplayıp tarayamayacağı tek nüsha.

Kapak Görseli: Chatgpt

Longines
Nurus