Nelumbo Studios The Green Lotus Sergisiyle Baharı Karşılıyor

Nelumbo Studios,The Green Lotus” adlı projesinin ikinci edisyonuyla baharı müjdeliyor! 26 Şubat’ta açılan sergi sanat alan açmanın bilinçli eylemini vurguluyor.

Küratörlüğünü Nil Nuhoğlu’nun üstlendiği programda yer alan sanatçılar Güliz Kayahan, Eren Kenar, Kaan Ünal ve Melek Baydar; açık çağrı başvuruları sonucunda Barış Çakmakçı, Murat Görgülü ve Yasemin Green’den oluşan jüri tarafından belirlendi.

26 Nisan’a dek devam edecek sergiyi Nelumbo Studios kurucuları Dilara Altınkepçe Arslan & Kerim Arslan ve serginin küratörü Nil Nuhoğlu’ndan dinleyelim…

Sanat Ekosistemi Nelumbo Studios Nedir?

istanbul sergi mekanları kadıköy Nelumbo Studios

*Bu bölüm Dilara Altınkepçe Arslan & Kerim Arslan’ın cevaplarını içeriyor.

Nelumbo Studios’u 2020’de sanatçı öncülüğünde bir alan olarak kurdunuz. Bugün geldiği noktada, bir mekân olmanın ötesinde nasıl bir ekosistemden söz edebiliriz?

Nelumbo’yu kurarken sürecin kendisini kurmaya çalıştık, düşüncenin, üretimin ve ilişkinin birbirini dönüştürdüğü bir akışı. Artist-led bir yapı olarak kurulmuş olmak bize en başından kalıpların dışında düşünme özgürlüğü tanıdı ve bunu sonuna kadar kullandık.

İstanbul sergi mekanları arasında Nelumbo bugün sanatçısını, koleksiyonerini, izleyicisini, küratörünü ve henüz kendini tanımlamayan genç üreticisini aynı zeminde tutuyor. Bu birliktelik sergilerden önce başlıyor, sergilerden sonra da devam ediyor. Atölyeler, konuşmalar, mentörlük kanalı, dijital üretimler; bunların hepsi birbirini besleyen katmanlar. Buradan geçen sanatçılar, oluşan ilişkiler, birikmekte olan üretimler, bunların hepsi Nelumbo’yu salt bir sergileme alanının ötesine taşıyor.

Ekosistem kelimesi esasen tam da bunu anlatıyor. Bir ekosistemdeki her organizma yalnızca kendi varlığını değil, çevresindeki yaşam koşullarını da şekillendiriyor. Burada gerçekleşen her üretim, her diyalog, alınan her risk zamanla çevresindeki pratiklere ve ilişkilere sızıyor.

Nelumbo’nun ethosunda “zarar vermeyen bilinçli pratikler” yer alıyor. Bu etik yaklaşım, üretim ve sergileme biçimlerinde nasıl somutlaşıyor?

“Zarar vermeyen” ifadesi ilk duyulduğunda pasif bir kavram gibi gelebilir, bir şey yapmamak üzerine kurulu bir ahlak. Oysa bizim için tam tersi, bu çok daha fazla dikkat ve enerji gerektiriyor.

Bu ethos, uzun yıllardır vegan olarak yaşayan iki sanatçının yaşam biçiminden doğan somut bir tutum. Herhangi bir şey için başka bir canlının zarar görmesine gerek olmadığına inanıyoruz ve bu inanç, sanat gibi toplumu doğrudan etkileyen bir alanda daha da anlam kazanıyor. Nelumbo’da sergileme ve üretim süreçlerini de bu bilinçle kuruyoruz. Birlikte çalıştığımız sanatçılar da bunu her zaman doğal bir şekilde benimsedi ve saygıyla karşıladı. Sonuçta Nelumbo’nun adını aldığı lotus da tam bu yüzden; çevresine zarar vermeden, bulunduğu yeri olduğu gibi kabul ederek var olan bir çiçek.

İstanbul’un kültürel ikliminde bağımsız sanat mekânı olmak bugün ne anlama geliyor? Nelumbo’yu Kadıköy bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz?

Bağımsız olmak, burada her şeyden önce bir duruş meselesi. Kurumsal beklentilerden, piyasanın döngüsünden, yerleşik beğeni kalıplarından bağımsız kalabilmek, hem bir özgürlük hem de sürekli yeniden kurulan bir tercih. Ama bu özerkliği taşımak, her kararın sorumluluğunu bizzat üstlenmek, sürdürülebilir bir yapı kurmayı da talep ediyor.

Kadıköy bu anlamda bize uygun bir zemin sunuyor; kendi dinamiğiyle akan, merkeze olan mesafesini koruyan bir semt. Ama Nelumbo’yu yalnızca bu semte özgü bir mekân olarak görmüyoruz. Burası İstanbul sergi mekanları arasında kavramı önceleyen üretimler için açık bir alan. Kadıköy bu tercihimizi mümkün kılıyor, ama tam olarak tanımlamıyor.

Genç Sanatçılarla The Green Lotus Sergisi

the green lotus sergisi kadıköy istanbul
Fotoğraflar: Melek Baydar ve Eserler, Eren Kenar Eserleri, Güliz Kayahan ve Eserleri

*Bu bölüm Dilara Altınkepçe Arslan & Kerim Arslan’ın cevaplarını içeriyor.

“The Green Lotus” başlığındaki yeşil ve lotus imgeleri, hem dirence hem de arınmaya işaret ediyor. Bu metafor, mekânın programatik duruşuyla nasıl kesişiyor? Sizin için lotus bir sembol mü, yoksa bir üretim modeli mi?

Bu ikisini birbirinden ayırmıyoruz; belki de en kısa cevap bu. Lotus edebiyatta çoğunlukla zarafet ve saflık üzerinden okunur. Biz onu başından beri farklı bir yerden aldık: Nelumbo nucifera, çamurlu suda büyür. Kirli, belirsiz, direniş gerektiren bir ortamda var olur ve bu var oluş, kendini koşullara rağmen sürdürmekten öte, koşullarla ilişki kurarak biçimlenmektir. Lotus’un yaprağı yapısı gereği hidrofobiktir ve kökü tamamen o bataklığın içinde.

Bu metafor, Nelumbo’nun çalışma biçimini tarif ediyor. Sanat üretiminin yaşandığı koşullar genellikle belirsizdir. Biz bu koşulları romantize etmiyoruz, ama onların içinden bilinçli bir pratik kuruyoruz. Yeşil lotus henüz açmamış olana işaret ediyor, olgunlaşmamış olana değil, kendi formunu bulmaya devam edene. Genç sanatçıya açtığımız alan da tam olarak bu. Ne tamamlanmış bir anlatıya ne de yerleşik bir okumaya mahkûm. Bir üretim modeli olarak lotus, köklerin karanlıkta kalırken yönün ışıkta olması. The Green Lotus, bizim için her mevsim daha derin köklerden beslenerek geri dönen bir yapı.

“The Green Lotus”ta sanatçıların galeriyi onar günlük periyotlarla devralması, sergiyi zamansal olarak parçalı ama düşünsel olarak bütünlüklü kılıyor. Bu süreklilik-kesinti hâlini nasıl kurguladınız?

Program kapsamında art arda gerçekleşen dört kişisel sergideki onar günlük periyotlar her serginin kendi ivmesini ve heyecanını koruyarak tamamlanmasını sağlarken projeye dinamik bir yapı kazandırıyor. İçinde hem bir soluk alma, hem bir kapanma, hem de bir devretme ritüeli barındırıyor.

Her sergi kapandıkça sanatçıyla birlikte kararlaştırılan bir seçki galerinin ikinci salonuna taşınıyor; program sonunda dört sanatçının işleri bu alanda bir araya geliyor ve birbirleriyle diyalog halinde sergilenmeye devam ediyor. Bir önceki işin bıraktığı iz bazen görünür biçimde, bazen yalnızca havada kalıyor. Sanatçılar bu atmosferi hissediyor; zaman zaman buna yanıt veriyor, zaman zaman kasıtlı olarak ondan kopuyor.

Öte yandan bu ritmik yapı izleyici için de anlamlı bir çerçeve sunuyor. Şubat’tan Nisan’a uzanan süreçte düzenli ziyaretlerini alışkanlığa dönüştüren bir izleyici her gelişinde farklı bir kavramsal evren ve ifade biçimiyle karşılaşıyor ve bu ardışıklık, çoklu anlatılar arasında kendiliğinden bir olay örgüsü kuruyor.

The Green Lotus Yolculuğu

Fotoğraf: Melek Baydar, Güliz Kayahan, Eren Kenar, Kaan Ünal

*Bu bölüm Nil Nuhoğlu’nun cevaplarını içeriyor.

Erken dönem pratiğinin “kırılganlığına” odaklanmak cesur bir tercih. Henüz söz dağarcığı yerleşmemiş bir üretimi görünür kılmak, küratöryel olarak nasıl bir risk ve imkân barındırıyor?

Bir sanatçının henüz kendi dilini ararken ürettiği iş, bazen o dil oturduktan sonra yapılanlardan daha çok şey anlatabiliyor. Tereddütler, denemeler, vazgeçişler görünür kılınıyor. Ben buna kırılganlık diyorum ama aslında bir tür çıplaklık. İzleyiciyle sanatçı arasındaki mesafeyi azaltan da bu. Risk, aslında burada izleyici karşısına alışılagelmişin dışında bir şey sunmak ama aslında imkan tam burada yatıyor.

Fotoğraf: Eren Kenar Eserleri

Bu programda küratör olarak geri çekildiğiniz ve bilinçli olarak müdahale etmediğiniz anlar oldu mu? Süreç odaklı bir sergide küratörün görünmezliği mümkün mü?

Görünmezlik değil ama sessizlik mümkün. Ben burada bir şeyi anlatmaya ya da açıklamaya çalışmıyorum. Sanatçıların kendi kararlarını alması, hatta yanlış karar alabilmeleri için alan bırakıyorum. Çünkü bu program sanatçının “doğru” yapmasıyla değil, yaparak öğrenmesiyle ilgili. Küratör olarak işim koşulları hazırlamak, sonra kenara çekilmek.

Fotoğraf: Güliz Kayahan Eserleri

Seçici kurulun (Barış Çakmakçı, Murat Görgülü, Yasemin Green) açık çağrı üzerinden belirlediği sanatçılar arasında estetik bir ortaklık değil, “eşikte bulunma hâli” vurgulanıyor. Bu eşiği nasıl tarif edersiniz?

Eşik, bir şeyin bittiği ama diğerinin henüz başlamadığı bir yer. Bu, sanatçılar için şu demek, eğitim bitmiş ya da bitmek üzere ama sanatçı olarak var olmanın ne demek olduğu henüz netleşmemiş. Üretiyorlar ama bu üretimin nereye ait olduğu henüz keşfedilmemiş. Hangi sahneye, hangi dile… Bu belirsizlik onları birbirine benzetmiyor, tam tersi, her biri farklı yönlere çekiliyor. Ama her ne olursa olsun, hepsi aynı eşikte duruyor. Green Lotus bu eşikte durmanın üretken bir konum olduğunu söylüyor.

“The Green Lotus”un ikinci edisyonu, ilkine kıyasla nasıl bir evrim gösteriyor? Bu proje uzun vadede nasıl bir hafıza oluşturmayı hedefliyor?

İlk yıl bir deneydi, hem bizim için hem sanatçılar için. İkinci yıl artık bir referans noktamız var. Geçen yılın sanatçıları bu alanda ne yaptı, neyi denedi, neyi göze aldı. Bunlar şimdi bir tür görünmez arşiv. Bu yılın sanatçıları o arşivi bilmese de aynı koşullarda üretiyorlar. Uzun vadede Green Lotus’un bir hafıza oluşturmasını istiyoruz. Ama nostaljik bir hafıza değil, bir birikimin kaydı. Kim bu odadan geçti, o sırada ne yapıyordu, nereye gitti. Belki on yıl sonra geriye bakıldığında bu isimlerin erken işlerine bakmak başka bir anlam kazanacak.

Fotoğraf: Kaan Ünal Eserleri

“Alanı bir boşluk değil, bir koşul olarak ele almak” ifadeniz dikkat çekici. Bu koşul, sanatçıya nasıl bir özgürlük — ya da belki nasıl bir gerilim — sağlıyor?

Koşul derken şunu kastediyorum, sanatçıya hazır bir çerçeve sunmuyoruz. Ne üretmesi gerektiğini, nasıl sergilemesi gerektiğini biz belirlemiyoruz. Bu bir özgürlük ama aynı zamanda bir sorumluluk. Boşluğu kendileri dolduruyorlar. Bazı sanatçılar için bu özgür, bazıları için zorlu. Ama her iki durumda da sanatçı kendi kararlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu yüzleşmenin kendisi de üretken bir şey bence. Sanatçı neyi neden yaptığını, neyi istemediğini daha net görmeye başlıyor.