Çırağan Palace Kempinski İstanbul’un Boğaz’a nazır imza restoranı Tuğra, kışa özel hazırladığı ve mayısa kadar servisi devam edecek yeni menüsüyle Osmanlı ve Türk mutfağının zamansız mirasını sofralara taşıyor. Michelin Guide tarafından Tavsiye Listesi’nde yer alan, servis mükemmeliyetiyle öne çıkan ve Gault&Millau tarafından Outstanding Table kategorisinde üç şapkayla ödüllendirilmiş restoranın kış menüsü, mevsimin ruhunu yansıtan malzemeleri, klasik tariflere sadık ama rafine dokunuşlarla yeniden yorumlayan bir gastronomi anlatısı sunuyor.
Tuğra Restoran Mutfak Şefi Onur Dönmez ve ekibi tarafından hazırlanan menü; saray mutfağının zengin pişirme tekniklerini, Anadolu’nun coğrafi belleğini ve kış aylarının yoğun lezzet ihtiyacını aynı sofrada buluşturuyor. Menüde yer alan her tabak; köklerine sadık, mevsimine uyumlu ve çağdaş bir yorumla sunuluyor.
Tuğra Restoran Kış Menüsü Teması ve Hikayesi
Haydi birlikte, Mutfak Şefi Onur Dönmez’in özel sorulara cevaplarıyla kış menüsü teması ve hikayesine doğru leziz bir yolculuğa çıkalım…

Kış menüsünü kurgularken ilk cümle neydi: “mevsim”, “hafıza” ya da “Tuğra’nın bugünü”?
Kış menüsünü kurgularken ilk cümle “hafıza” oldu. Mevsim mutfağın doğal rehberidir; ancak Tuğra’da esas mesele mevsimi tarihsel hafızayla konuşturmaktır. Kış benim için ağır ateş, sabır ve derinlik demektir. Bu derinliği bugünün teknik hassasiyetiyle birleştirmek ise Tuğra’nın bugününü tanımlar.

Osmanlı ve Türk mutfağı çok güçlü bir miras. Siz bu mirasa yaklaşırken “sadakat” nerede başlıyor, “yorum” nerede devreye giriyor?
Sadakat, yemeğin karakterine ve aromatik omurgasına bağlı kalmakla başlar. Ürünün temel lezzet yapısını, ruhunu ve tarihsel bağını korurum. Yorum ise teknik disiplinde devreye girer. Isı kontrolü, doku rafinasyonu ve sunum dili güncellenebilir; fakat kimlik değişmez.

Mevsimin ruhu dediğimiz şey bazen kokudur, bazen dokudur. Sizin için misafirin aradığı “konfor” tam olarak ne?
Konfor benim için tanıdık bir lezzetin rafine edilmiş hâlidir. İlk lokma güven verir; devamında detay açılır. Misafir yabancılık hissetmez ama inceliği fark eder. Bu iki katmanlı yapı, Tuğra’daki konfor anlayışını tanımlar.

Çeşm-i Nigâr gibi bir klasiği menünün başına koymak bir iddia. Bu çorbayı sizin dilinizde belirleyici yapan küçük ama kritik detay nedir?
Belirleyici unsur, kıvam ve sıcaklık kontrolüdür. Mercimek, un, süt ve sebze suyunun oranı milimetriktir. Kremamsı yapı korunur ancak ağırlık hissi yaratmaz. Servis anındaki yağ sıcaklığı ve yüzey dokusu, algıyı doğrudan belirler.

Tuğra mezeleri paylaşılan bir kültürün taşıyıcısı. Sizce bir meze tabağı ne zaman “zengin” olduğunda mı iyi olur, yoksa yerli yerinde olduğunda mı?
Benim için meze tabağı zengin olduğunda değil, yerli yerinde olduğunda güçlüdür. Vişneli yaprak sarma, asiditesini kendi yaprağından alır; geleneksel hafıza korunur, profil daha da netleşir. Karadeniz fasulye kavurma, bölgesel karakteri taşır; diri fakat yumuşak bir dokudadır. Ahtapotlu fava, sarı mercimeğin topraksı yapısıyla deniz ürününü kontrollü bir dengede buluşturur. Şalgamlı kısır, fermantatif asiditeyle tabağın yağ dengesini kırar. Kuru meyveli humus ise nohutun yoğunluğunu yuvarlaklaştırır; tatlılık değil hacim dengesi sağlar. Zenginlik ürün sayısında değil; asidite, yağ, tekstür ve aromatik geçişlerin kontrollü dağılımındadır.

Lakerda gibi yalın ve net bir teknik, naneli yoğurt buzlaması gibi modern bir dokunuşla buluşuyor. Bu tabakta misafirin damakta hissetmesini istediğiniz duygu ne: ferahlık mı, çarpışma mı, sürpriz mi?
Bu tabakta hedefim ferahlık ve dengedir. Lakerda merkezdir. Soğan püresi tatlımsı derinlik sağlar. Taze naneli yoğurt buzlaması yağ yoğunluğunu kırar ve damağı temizler. Simit kıtırı ise yerel referansı modern bir tekstüre taşır. Yapı, üçlü bir kontrast üzerine kurulur: tuz, ferahlık ve kıtır. Ancak balık, her zaman ana aktör olarak kalır.

Kelle Söğüş güçlü bir karakter. Bu tabağı zarafetle sunarken “fazla’ya” kaçmadan etkili kalmanın ölçüsü sizce nedir?
Kelle Söğüş’ü Fars tekniğiyle, kontrollü ve uzun süreli pişiriyoruz. Bu teknik kolajenin dengeli çözülmesini ve lif yapısının korunmasını sağlar. Baharat yapıya entegre olur, yüzeyde kalmaz. Bu tabağın etkisi gösterişten değil, dokusal netlikten gelir. Gücü zaten ürünün kendisindedir; müdahale minimumda tutulur.

Hünkar Beğendi’nin hafızası çok kuvvetli. Siz bu tabağı “ikonik” olanı korurken, çağdaş olanı hangi noktada kurguluyorsunuz?
Hünkâr Beğendi 2.0, iki anlatım dili taşır. Klasik sunumda form korunur; beğendi zemindir, et merkezde konumlanır. Tanışıklık ön plandadır. Modern sunumda yapı ayrıştırılır. Közlenip kabukları soyulan patlıcanın iç kısmı çıkarılır. Kabuk kısmı yeniden şekillendirilerek derin yağda kızartılır. Daha sonra siyah ekmek kırıntısı ile pane edilir. Beğendi daha yoğun ve is aroması belirgin hale gelir. Et ayrı konumlanır fakat tek kaşıkta birleşecek şekilde planlanır.
Her iki versiyonda da prensip değişmez. Patlıcanın köz karakteri kaybolmaz, et sos altında boğulmaz. Amaç dönüştürmek değil; hassasiyetle güncellemektir. Bu tabak bir yemekten öte, bir mirasın yeniden yorumu, bir şef kimliğinin imzası ve menümüzün tartışmasız en ikonik durağıdır.

Karadeniz kalkanında vişne–rezene–zencefil gibi cesur bir denge var. Bu tabakta lezzetlerin birbirini bastırmamasını nasıl sağlıyorsunuz?
Ana aktör her zaman balıktır. Vişne, kontrollü asidite verir. Rezene, aromatik tazelik sağlar. Zencefil arka planda sıcak bir nüans oluşturur. Oran, yoğunluk ve servis sıralaması bu dengenin temelidir. Hiçbir unsur öne çıkmak için değildir, her biri balığın karakterini netleştirmek için vardır.

Çırağan Palace Kempinski’nin mimarisi ve atmosferi başlı başına bir anlatı. Sunumlarınızda bu mekânın estetiğine (ritim, simetri, ölçü) bilinçli bir gönderme yapıyor musunuz; varsa bir tabağın üzerinden anlatır mısınız?
Evet, bilinçli bir gönderme var. Çırağan Sarayı’nın sütunlu ve ritmik mimarisinden esinlenerek 3D modelleme ile sütun formunda özel kalıplar tasarladık. Bu kalıpların içine tereyağı ve peynir ezmelerimizi yerleştirdik. Böylece yalnızca görsel bir referans değil, işlevsel bir anlatı kurduk. Sütun formu mekânın mimari hafızasını taşırken, içindeki tereyağı ve peynirler sofranın temel unsurlarına dönüştü. Amacımız ihtişamı taklit etmekten çok, mimarinin ritim ve simetri anlayışını gastronomik bir objeye dönüştürmekti. Bu yaklaşım, mekân ile tabak arasında bilinçli bir bağ kurdu.









