Son yıllarda en çok duyduğumuz cümlelerden biri haline gelmiş olabilir: “Ekranlardan başımı kaldıramıyorum.” Bir arkadaşım haftalık ekran süresi bildirimi geldiğinde bakıp telefonu ters çeviriyor. Bir başkası akşam yemekten sonra beş dakika diye eline aldığı telefonu gece yarısına kadar bırakamıyor. Okul çıkışındaysa veliler çocuklarının ekran başında geçirdiği zamandan şikayet ediyorlarmış. Mış diyorum, çünkü bizimki henüz küçük olduğu için henüz bu kadar şikayete tanıklık etmiyorum.
Hepimiz aşağı yukarı aynı şeyden şikayetçiyiz. Ama iş ne yapacağımıza geldiğinde pek bir fikrimiz yok. Bir uygulamayı siliyoruz, birkaç gün sonra yeniden yüklüyoruz. Bildirimleri kapatıyoruz, bu kez merak edip kendimiz uygulamalara giriyoruz.
Dijital Bağımlılıktan Kurtulmak Neden Zor?

Geçen yıl alıp uzundur elimde evirip çevirdiğim bir kitap vardı: Cal Newport’dan Digital Minimalism (Dijital Manimalizm). En sonunda elime aldım ve okurken bütün bu küçük önlemlerin neden pek işe yaramadığını daha iyi anladım…
Newport kitabın başında bizi 2007’ye, ilk iPhone’un tanıtıldığı güne götürüyor. Steve Jobs sahnede yeni cihazı bir iPod, bir telefon ve internete bağlanmayı sağlayan bir araç olarak anlatıyor. O gün elbette kimse bu cihazın birkaç yıl içinde günün neredeyse her boş anımıza yerleşeceğini söylemiyor. Zaten başlangıçta vaat edilen şey de bu değil…
Bugün geldiğimiz noktada ise telefonu elimizden bırakmakta zorlanıyoruz. Newport bunun yalnızca iradeyle açıklanamayacağını söylüyor. Çünkü karşımızda dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmaya çalışan, bunun için ciddi paralar ve insan kaynağı ayıran şirketler var. Biz akşam yorgun argın eve dönüp telefonumuza bakmamaya çalışırken, birileri tam da o telefonu yeniden elimize almamız için çalışıyor. Böyle düşününce bildirimleri kapatmak ya da birkaç uygulamayı silmek neden kalıcı bir çözüm olmuyor, anlamak kolaylaşıyor.
Ekrandan Uzaklaşma Yolu: Dijital Minimalizm

Newport’un önerdiği dijital minimalizm de aslında teknolojiyle bütün ilişkimizi kesmek üzerine kurulu değil. Daha çok, teknolojinin hayatımızda nasıl bir yer kaplamasını istediğimize kendimizin karar vermesiyle ilgili. Önce bizim için neyin değerli olduğunu belirlemek, sonra kullandığımız araçların bunlara gerçekten hizmet edip etmediğine bakmak…
Kitapta bize şu gerçek hatırlatılıyor: “Bir şeyin gerçek maliyeti, onu elde etmek için hayatımızdan verdiğimiz zaman.” Bu açıdan bakınca ücretsiz olduğunu düşündüğümüz pek çok şeyin aslında bir bedeli var. Instagram’a para ödemiyoruz belki ama her gün bir iki saatimizi veriyoruz. O sürenin karşılığında ne aldığımızı ise pek düşünmüyoruz.
Dijital Detoks Deneyimleri ve Sonuçlar

Kitapta beni en çok düşündüren bölümlerden biri Newport’un okurlarıyla yaptığı 30 günlük dijital arınma deneyi oldu. Binlerce kişiyi bir ay boyunca zorunlu olmayan dijital teknolojilerden uzaklaşmaya davet ediyor. Deneyin ilginç tarafı insanların telefonlarını bırakmakta zorlanmasından çok, bıraktıktan sonra ne yapacaklarını bilememeleri. Bir anda ortaya çıkan boş zamanı doldurmak kolay olmuyor. Elimiz sürekli telefona gidiyor çünkü bazen gerçekten bakmamız gereken bir şey olduğu için değil, başka ne yapacağımızı bilemediğimiz için bakıyoruz.
Ekim ayı sonunda katıldığım bir inzivada bunu kendi üzerimde de deneyimleme fırsatım oldu. Bir hafta boyunca telefonumu neredeyse hiç kullanmadım. Küçük çocuğum olduğu için gün başlangıcında ve sonunda kısa kısa kontrol etmem gerekiyordu ama onun dışında ekran kaydırmak yoktu. Hatta müzik bile dinlemedim. Normalde günün içine fark etmeden yerleştirdiğim pek çok şeyi bir süreliğine bıraktım.
Beni en çok şaşırtan, bunun etkisini ne kadar hızlı hissettiğim oldu. Daha ilk günlerden uykum değişti. Sabahları daha dinlenmiş uyanmaya, gün içinde kendimi daha az yorgun hissetmeye başladım. Zihnimin sürekli bir şeylerle meşgul olma ihtiyacı da yavaş yavaş azaldı. Başta biraz tuhaf gelen sessizlik, birkaç gün sonra çok iyi hissettirmeye başladı.
Orada şunu düşündüm: Belki de zihnimizin kendini toparlama kapasitesini hafife alıyoruz. Yıllardır sürdürdüğümüz alışkanlıkların değişmesi için mutlaka yıllar geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Oysa bazen birkaç gün boyunca farklı bir ritimde yaşamak bile ne kadar çok şeye alışmış olduğumuzu fark ettiriyor. Zihnimiz, ona biraz alan açtığımızda, sandığımızdan çok daha hızlı uyum sağlayabiliyor.
İnzivadan dönerken aklımda kalan şey telefonu ne kadar az kullandığımdan ziyade, onsuz geçirdiğim zamanın bana ne kadar iyi geldiğiydi.
Aktif İletişim Azaldı, Pasif İzleme Çoğaldı…

Bir de bunun gündelik hayattaki gerçeklik tarafı var. İnzivada bir haftalığına ekranlardan uzaklaşmak mümkün. Peki normal hayatın içinde bunu nasıl sürdüreceğiz? Telefonla geçirdiğimiz zamanı azaltmak istiyoruz ama o zamanın yerine ne koyacağımızı pek düşünmüyoruz. Üstelik gündelik hayatımızda bunu kolaylaştıracak alanlar da giderek azalıyor.
Sosyolog Ray Oldenburg’un “üçüncü mekân” kavramı tam bu noktada aklıma geldi. Oldenburg, ev ve iş dışında insanların bir araya gelebildiği, sohbet ettiği, kendiliğinden ilişkiler kurduğu yerlerin toplumsal hayat için öneminden söz ediyor. Kahveler, kıraathaneler, berber dükkanları, mahallede uğradığımız tanıdık yerler…Aslında bunların hepsi ortadan kalkmış değil. Hâlâ kafelerde buluşuyor, aynı masada oturuyoruz. Ama bir noktada herkesin elinde bir telefon beliriyor. Bazen sohbetin ortasında, bazen de konuşacak bir şey kalmadığında.
Sherry Turkle’ın dediği gibi, birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Buna rağmen birinin karşısına oturup uzun uzun konuşmak, dikkatimizi gerçekten ona vermek eskisinden daha fazla çaba gerektiriyor.
Bütün bunları okurken Alman sosyolog Hartmut Rosa’nın rezonans kavramını da düşündüm. Rosa, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgileniyor. Bir insanla, bir yerle, yaptığımız bir işle gerçekten ilişki kurabildiğimiz anları anlatıyor. Sadece bir şeye maruz kalmadığımız, onun bizi etkilediği ve bizim de ona bir karşılık verebildiğimiz anları.
Bu fikir ekranlarla geçirdiğimiz zamana bakarken bana anlamlı geliyor. Gün içinde o kadar çok şey görüyoruz ki çoğunu birkaç saniye sonra hatırlamıyoruz bile. Bir görüntüden diğerine, bir videodan başka bir videoya geçiyoruz. Bazen bir saat boyunca neye baktığımızı bile tam olarak hatırlamadan telefonu bırakıyoruz. Oysa bir arkadaşla yapılan uzun bir sohbet, birlikte çıkılan bir yürüyüş ya da bir şey üretmek için harcanan birkaç saat bizde çok daha farklı bir iz bırakabiliyor.
Telefonu Bıraktık; Peki, Ne Yapacağız?

Newport da dijital teknolojilerden uzaklaşırken ortaya çıkan zamanın nasıl değerlendirileceği üzerinde özellikle duruyor. Sadece ekran süresini azaltmanın yeterli olmadığını, bunun yerine insanı gerçekten meşgul eden uğraşlar koymak gerektiğini söylüyor.
Elle bir şey yapmak, bir topluluğun parçası olmak, yürümek, okumak, başkalarıyla bir konu üzerine uzun uzun konuşmak…
Kitapta Benjamin Franklin’in 1727’de Philadelphia’da kurduğu Junto grubundan söz ediyor mesela. Farklı mesleklerden insanların düzenli olarak buluşup okuduklarını ve fikirlerini tartıştıkları bir topluluk. Nietzsche’nin yürüyüşe verdiği önemi de hatırlatıyor.
Bunlar elbette yeni fikirler değil. İnsanlar yüzyıllardır birlikte düşünüyor, yürüyor, konuşuyor, bir şeyler üretiyor. Ama bugün bunları yeniden hayatımıza nasıl yerleştireceğimizi konuşmak zorunda kalmamız ilginç.
Ben de bir süredir bunu kendi hayatımda düşünüyor, küçük küçük denemeye çalışıyorum. Küçük gruplarla bir araya gelip, bazen şehirde yürüyoruz, her gün önünden geçtiğimiz ama hiç girmediğimiz yerlere uğruyoruz. Bazen bir masanın etrafında oturup okuduklarımızı, aklımıza takılanları konuşuyoruz. Telefonsuz alanlar yaratmaya çalışıyorum. Ve görüyorum ki, ilk başta herkesin eli zaman zaman cebine gidiyor. Bunu kendimde de fark ediyorum. Bir şey anlatırken aklımıza gelen bir bilgiyi hemen aramak, bir fotoğraf çekmek ya da sadece ekrana bakmak istiyoruz. Ama bir süre sonra bu ihtiyaç azalıyor. Sohbet kendi akışını buluyor. Arada sessizlik oluyor, kimse o sessizliği hemen bir ekranla doldurmak zorunda hissetmiyor.
Bunları büyük bir çözüm bulmuşum gibi anlatmak istemiyorum. Zaten telefonları tamamen hayatımızdan çıkarabileceğimizi de düşünmüyorum. İşlerimizi oradan yürütüyor, haberleşiyor, öğreniyor, bazen de gerçekten keyifli zaman geçiriyoruz.
Ama Newport’un kitabından, deneyimlediğim inzivadan ve kendi küçük deneyimlerimden çıkardığım bir şey var: Ekran süresini azaltmak istiyorsak, sadece telefonla ne yapmayacağımıza değil, telefon elimizde olmadığında ne yapmak istediğimize de bakmamız gerekiyor.
Gerçek Hayatla Yeniden Bağ Kurmak

Belki daha fazla bir araya gelmeye, birlikte bir şeyler yapmaya, kendimize ve birbirimize gerçekten zaman ayırmaya ihtiyacımız var.
Bir haftalık inzivada bana en iyi gelen şeylerden biri, zihnimin yeniden kendi ritmini bulabildiğini görmekti. Günlük hayatın içinde de bunun küçük karşılıklarını arıyorum. Belli ki, hayatımızı sürekli ekranla doldurmadığımızda, dikkati ve hayatın kendisini yeniden fark etmeye başlıyoruz.











