Var Olma Kılavuzu 19: Romandaki Gözyaşı

Zavallıların umuttan başka hiçbir ilacı yoktur. Yaşamak için umudum var ve ölmeye de hazırım.

William Shakespeare, Ölçüye Ölçü, 1603. 

Cem Karaca‘nın ‘Tamirci Çırağı’ şarkısını ilk dinlediğimde sanırım şarkıdaki çırağın yaşlarındaydım. Yaklaşık elli yıl sonra tekrar duyduğumda, ne kadar dokunaklı olduğunu halâ hissediyorum. Şarkı, 1970’lerin Türkiye’sinde, genç bir tamirci çırağının hayata dair düşüncelerini, umutlarını ve hayâl kırıklıklarını anlatır:

“Gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar

Ümit gönlümün ekmeği, umar ha umar umar…

Otomobili tamire geldi dün bizim tamirhaneye

Görür görmez vurularak başladım ben sevmeye…”

Cem Karaca’nın şarkıdaki yorumu o kadar güçlüdür ki, dinlediğiniz hikâye bir film sahnesi şeklinde zihninizde canlanır. Zaten kendisi de bir söyleşide şarkının ortaya çıkışını anlatırken buna değiniyor: “O dönem benim bir deniz motorum vardı. Motorun sürekli orası bozuluyor, burası bozuluyor. Şarkıda babacan bir usta vardır. Çırağının sırtına vurur falan filan. Öyle babacan ustadır ama arada ‘Oğlum 15’i 16’yı getir bakalım’ diye bağırır. Benim bu şarkıyı yaptığım yıllar 73-74 yılları. Öyle bir serüvenin sonunda, orada aşırı horlanan, paylanan bir tamirci çırağı tanıdım. Motorun bir parçasını götürdüğüm ya da bir parçasını değiştirmeye götürdüğüm dükkanlardan birinde. Ondan sonra hikâyeyi kurguladım. Esas itibariyle, fakir çocuk zengin kız öyküsü vardır ya klasik Yeşilçam’daki. ‘Hanımefendinin şoförü’ meselesi. Yani onun filme çekilmiş, sinemaya dönüştürülmüş değil de şarkıya dönüştürülmüş bir halidir. Ama kendi içinde bir ilk olduğu için çok ilgi çekti. Nereye gitsem, nerede çalışsam, insanlar ısrarla ‘Tamirci Çırağı’nı benden söylememi bekliyorlar. Oysa o dönem şarkıya yüklenen misyon estetik olmaktan ziyade politikti. ‘İşçisin sen işçi kal’ deyince sanki ben Karl Marx’mışım gibi bir yaklaşım vardı. Evet politik bir motif var, ama bu benim her şarkımda vardır. Dünyaya, her insanın olduğu gibi benim de bir bakış açım vardı.”

Karaca, şarkının sözlerini yarım saatte yazdığını, sonrasında müziğin kendiliğinden geldiğini ifade ediyor. Şarkıyı önce babasına dinletmiş, fakat o yüzünü buruşturup “Beğenmedim.” diyerek eklemiş: “Bir şarkıcı, tatlı aşktan, meyden, sazdan, sözden bahsetmelidir. Zaten her gün bin bir dertle üzülen toplum bir de böyle şarkılarla üzülmemelidir.” Belki toplum değil ama Cem Karaca, babasının bu yorumu karşısında üzülmüş olabilir. Ama belli ki, babasının öğüdüne kulak vermemiş. İyi ki de öyle yapmış.

Şarkıcılar, sanatçılar, düşünürler, yazarlar içinde yaşadıkları topluma ve buradan hareketle insanlığa ayna tutmak durumundadır. Ayna, kendisine bakanın görmek istediklerini değil, ona yansıyan ‘gerçeği’ göstermelidir. Noam Chomsky şöyle diyor: “Doğruyu söylemek ve yalanları ortaya koymak, entelektüellerin sorumluluğundadır.”

Umudun Yolculuğu: Anlam Kaybından Varoluşsal Senteze

var olma kılavuzu yazı dizisi Romandaki Gözyaşı Prof. Dr. Serhat Çıtak

Yaklaşık otuz yıldır çok sayıda insandan; her biri çok özel hayat öykülerini, ilgi ve dikkatle dinliyorum. Onları, kendi dünyalarının içinden anlamaya çalışıyorum. Bu süreçte şunu fark ettim: Ben sevdiğim bir mesleği tutkuyla yapıyorum. Bu şükredilmesi gereken büyük bir ayrıcalık. Her gün içimde bir şevk ve umut duygusuyla iş yerime gidiyorum; bir insanın yaşamına, bir ruhun mucizesine dokunabilmek umuduyla.

Tabii ki, hayat her zaman mutluluk ve umut saçmıyor. İki kapılı bir handaki yolcuğumuz sırasında ferah ovalardan da karanlık tünellerden de geçiyoruz. Dış dünyada türlü insanlık halleriyle, iç dünyada kendimizle karşılaşıyoruz. Dışarıda rastladıklarımız içimizi acıtabiliyor. Bu çoğunlukla, maruz kaldığımız veya tanık olduğumuz kötülüklerin ruhumuzda kabuk bağlamış bazı yaraları kanatması sonucunda oluyor.

Karşılaştığımız insanlık hallerinden birisi de ‘umutsuzluk’. Kendi penceremden baktığımda umutsuzluğu şöyle tanımlayabilirim: ‘Geçmiş olumsuz yaşantılar nedeniyle, geleceğe yönelik beklentilerin azalması.’ Umutsuzluğa sıklıkla bir karamsarlık duygusu da eşlik eder. Bir şeylerin düzelebileceğine ilişkin inanç giderek zayıflar. Geleceği değiştirmek için mücadele etmek, çaba göstermek anlamsız hale gelir. Bu durum bazen, bir klinik depresyon tablosunun yansıması olabilir. Ancak, depresyonda ilgi azalması, çökkünlük ön planda iken, umutsuzlukta anlam kaybı, benlik çatışması daha belirgindir.

Søren Kierkegaard’a göre umutsuzluk; insanın kendi benliğiyle olan ilişkisindeki bir bozulma, kendisi olmayı istememesi veya bunu başaramaması durumudur. 1849 yılında yayımlanan ‘Ölümcül Hastalık: Umutsuzluk’ kitabı, varoluşçu felsefenin temel metinlerinden biri olarak kabul edilir. Kitabında, umutsuzluğu hem bir sorun hem de fırsat olarak ele alır: “İnsan, sonsuzluk ile sonluluğun, geçicilik ile kalıcılığın, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir. Umutsuzluk, bu sentezin içsel uyumsuzluğudur. Ölüm, hastalıkları sona erdirir, ama kendi içinde bir son değildir. Oysa ‘ölümcül hastalık’ dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme varan bir hastalık demektir. Ve umutsuzluk budur.”

Umutsuzluğun iki türünü tanımlar: ‘Bilinçsiz umutsuzluk’ halinde kişi umutsuz olduğunun farkında değildir, çözüm arayışına girmez. ‘Bilinçli umutsuzluk’ halinde ise umutsuz olduğunun farkındadır, bu farkındalık gerçek özgürlüğe ve anlama ulaşmasının bir yoludur. Kierkegaard, umutsuzluğun çözümünü inançta bulur. Ona göre inanç, umutsuzluğun tam tersidir: Umutsuzluk, benliğin yanlış bir şekilde kendine odaklanmasıyken, inanç, benliğin Tanrı’ya teslim olması ve bu sayede gerçek özgürlüğe ulaşmasıdır.

İnsan Türü ve Gezegen: Var Olmanın Sorumluluğu

İnsanoğlunun en temel dürtüsü, diğer bütün canlılarda olduğu gibi ‘yaşama dürtüsü’ dür. Biyolojik varlıklar olarak her birimiz, dış dünyanın koşulları ne denli zorlayıcı olursa olsun hayatta kalmaya, soyumuzu sürdürmeye yönelik güçlü bir motivasyona sahip olarak doğarız. Yaşama arzusu ve umudu, hayatımızın sonuna dek bizleri ayakta tutar. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Varlığımızı sürdürebilmek için sosyalleşmeye, yardımlaşmaya ihtiyaç duyarız. Dış tehditlerden korunmak, barınma ve beslenme ihtiyacımızı karşılamak için türdeşlerimizle bir araya geliriz. Bu yakınlaşma sırasında; sevgi, merhamet, fedakârlık, güven gibi duyguların yanı sıra düşmanlık, bencillik, öfke, rekabet gibi duygular da açığa çıkar. Doğayla ve birbirimizle uyumlu bir şekilde yaşayabilmek için olumsuz duyguların denetlenmesi, bizleri ortak insanlık idealleri etrafında birleştirecek kuralların geliştirilmesi, bu kuralların özgürlük, adalet, eşitlik çerçevesinde bütün dünya üzerinde uygulanabilir olması gerekir. İnsanlık tarihi gözden geçirildiğinde, bu konudaki sicilimizin çok da parlak olduğu söylenemez.

Çok önceleri dinlediğim bir radyo programında Ömer Madra şuna yakın bir şey söylüyordu: “Dünya üzerinde, soyu tükendiğinde dünyanın geleceğini olumsuz etkilemeyecek tek canlı türü insandır.” Zaman, Madra’nın bu konuda ne kadar haklı olduğunu giderek daha bariz şekilde ortaya koyuyor. İçinde yaşadığı mekâna, bu mekânda birlikte yaşadığı diğer canlılara böylesine hoyrat davranan bir başka canlı türü olduğunu sanmıyorum. ‘Matrix’ filminin o çok bilinen repliğinde ajan Smith, Morpheus’a şöyle diyordu: “Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce, aklıma türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dâhil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyor ve tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz: Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler vebasınız ve bizler de bunun ilacıyız.”

Bu konuda, benzer düşünceler ifade eden çok sayıda düşünür var. Ben yine de her şeye rağmen, insanlığa ilişkin umudu sürdürmekten yanayım.

Sisyphos’tan Bloch’a: Umut Etmenin Felsefesi

Felsefede umut kavramı; insanın geleceğe dair beklentileri, arzuları, inançlarıyla ilişkilendirilen temel bir düşünce olarak ele alınmıştır. Olumsuz koşullara rağmen iyimser bir bakış açısını ve daha iyi bir durumun mümkün olabileceğine dair inancı ifade eder. İnsanın yaşamı sürdürme ve dönüştürme gücünü temsil eder.

Aristoteles, umudu ‘uyandırıcı bir rüya’ olarak tanımlar. Jean-Paul Sartre’a göre umut, insanın kendi geleceğini şekillendirme gücüne sahip olduğu için, varoluşsal bir sorumlulukla bağlantılıdır.

Albert Camus, umudu yaşamın absürtlüğüne karşı bir başkaldırı şeklinde nitelendirir. İnsanın anlam arayışı ile evrenin anlamsızlığı arasındaki çelişkiye karşın, yaşamı sürdürme motivasyonu olarak görür.

Sisyphos’un sürekli başarısızlıkla karşılaşmasına rağmen kayayı her gün yukarıya doğru yuvarlaması gibi, insan da anlamsız bir dünyada umudu ve anlamı bulmaya çalışır.

Ernst Bloch ise; ‘Umut İlkesi’ adlı eserinde umudu, mevcut gerçekliğin ötesine geçerek yeni olasılıkları ve daha adaletli bir dünyayı hayal etme gücü olarak tanımlar. Ona göre umut, özgürleşme ve değişim arzusuyla bağlantılıdır. Var olmayan bir toplumun mümkün olduğu inancıdır. Henüz gerçekleşmemiş olan geleceği aktif bir şekilde yönlendirme olanağı sağlayan toplumsal ve tarihsel bir potansiyeldir.

Umudun Yakıtı Olarak Aşk ve Ötesi…

Dış koşullar bizi derin bir çaresizlik ve tükenme noktasına getirdiğinde, içimizdeki umudu nasıl harekete geçirebiliriz?

Martin Luther King bu konuda şöyle bir formül öneriyor: “Sonlu hayal kırıklıklarını kabul etmeli, ama sonsuz umudu asla kaybetmemeliyiz.” II.Dünya savaşı sırasında karısı, anne ve babası, erkek kardeşi toplama kamplarında öldürülen, kendisi de uzunca bir süre kamplarda tutulan Viktor Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli kitabında, içinde bulunduğu umutsuzluk halinden çıkışını sağlayan süreci şöyle anlatıyor: “Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile, yaşamda bir anlam bulabiliriz. O an için önemli olan; kişisel bir trajediyi bir zafere, kendi zor durumunu bir insan başarısına dönüştürmek ve sadece insana özgü eşsiz potansiyeli gerçekleştirmektir.”

Her birimiz kendimize özgü farklı çıkış yolları da bulabiliriz. Kimilerimiz için uğruna mücadele edilecek idealler, bazılarımız için insanlık adına ulaşılacak hedefler, diğerleri için hasret ve özlemle kucaklanacak kişiler umudu besleyen unsurlar olabilir.

‘Tarihçilerin Şeyhi’ (Şeyh’ül Müverrihin) olarak anılan Halil İnalcık ise, yüzüncü yaşını doldurduğunda kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söylüyor: “15 yaşında kendime bir hedef koydum. İdealimi gerçekleştirmek için bir keşiş gibi çalıştım. Şimdi o hedefe eriştim. Manâlı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun. Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın.  Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz. İnsan yüzünde de olsa bir şeyden kurtulamıyor; aşk. Tanrı bizi yaratırken bunu koymuş içimize. Aşk olmasa insanlık son bulurdu.”

Kanaatimce yaşama sanatı; dış dünyaya ilişkin nesnel gerçekliğin, iç dünyamıza ait örtük bilgilerin farkına varabilmeyi, dış dünyanın içimizde yarattığı etkileri anlayabilmeyi, bunlar arasında hassas, istikrarlı bir denge oluşturabilmeyi gerektiriyor. Bu dengenin itici güçlerinden biri de umut. Eskilerin tabiriyle, canlılığın ‘alâmet-i farikası’ olan bu duygu, bizi diri ve coşkulu kılıyor, zorluklar karşısında dirençli ve dayanıklı tutuyor.

Hayatta bir hedefimiz olmalı. Bu hedefe doğru tutkuyla, dirayetle, umutla yürümeliyiz. Ortak insanlık ütopyasına inanmalı, inandığımız değerler için mücadele etmeliyiz. Ötekilerin acısını yüreğimizde hissetmeli, hiç tereddütsüz yardıma koşmalı, güçsüzlerin elinden tutmalı, zavallıların gözyaşını dindirmeliyiz. Haksızlıklara direnmeli, ısrarla ve inadına iyiliği, güzelliği, adaleti savunmalıyız. Dünyaya, insanlara ve bütün canlılara saygı göstermeliyiz. Her ne yapıyorsak muhabbet ve samimiyetle yapmalı, sonrakilere kendimizden iyi bir şey bırakmalıyız. Hasıl-ı kelâm: umudun yakıtı sevgidir, aşktır.

 

Kaynakça:

Søren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Doğu Batı Yayınları, 2044.

Ernst Bloch, Umut İlkesi, İletişim Yayınları, 2020.

Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, OkuyanUs Yayınları, 2017.

Longines
TIW 2026
Nurus