Değişen iş kültüründe mekanlar değişiyor, ekranlar taşınıyor, çalışma sandalyesi seçimleri farklılaşıyor, toplantılar dijitalleşiyor. Beden ise bu akışa yetişmeye çalışıyor. İstemsizce eğilen omuzlar, gün ilerledikçe sertleşen boyun kasları, akşam saatlerinde fark edilen sırt yorgunluğu… Bunlar artık bireysel konfor meseleleri değil; çağdaş çalışma kültürünün görünmeyen bedensel izi.
Çalışma mekanları artık yalnızca işlevsel düzenlemeler değil; sağlığı, performansı ve ruh halini doğrudan etkileyen deneyim alanları. Üretkenlik ile “iyi olma hali” arasındaki o ince çizgi, çoğu zaman oturduğumuz yerle başlıyor. Uzun yıllardır insan merkezli tasarım yaklaşımıyla öne çıkan Nurus da bu dönüşümü çalışma kültürünün bütünü içinde ele alıyor. Nurus çalışma sandalyesi çeşitleri ve çalışma sistemleri, oturmayı sabitleyen değil; hareketi destekleyen tasarımlar olarak konumlanıyor.
Şehirde, evde, ofiste… Çalışma hayatı yeniden şekillenirken asıl soru giderek daha görünür hale geliyor: Modern beden, bu yeni çalışma haritasına gerçekten hazır mı?
Modern Hayatın En Uzun Hareketi: Oturmak

Hayat hızlanırken, beden yavaşlıyor. Toplantılar, ekranlar ve teslim tarihleri arasında geçen günlerde en uzun geçirilen pozisyon çoğu zaman fark edilmeden sabit kalıyor: oturmak. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sedanter yaşam tarzı günümüzün en büyük sağlık risklerinden biri. Uzun süre oturmak yalnızca kas ve iskelet sistemini değil, dolaşımı ve zihinsel performansı da etkiliyor.
Çalışma hayatının dijitalleştiği bir gerçek. Ekran süreleri uzadıkça omurga doğal hizasını kaybediyor, omuzlar kapanıyor, boyun öne doğru uzuyor. Bu değişimler ani değil; günler, aylar ve yıllar içinde bedene yerleşen sessiz adaptasyonlar olarak gelişiyor. Sonuç ise tanıdık: boyun ve sırt ağrıları.
Uzun süre statik pozisyonda kalmak fiziksel rahatsızlıkla birlikte zihinsel yorgunluğu da artırıyor. Cornell Üniversitesi ergonomi araştırmaları, yanlış postürün üretkenliği düşürdüğünü ve kronik ağrıyı tetiklediğini gösteriyor. Harvard Medical School ise uzun süreli oturmanın metabolik dengeyi etkileyebileceğini vurguluyor. Paradoks net: Zihin aktif, beden statik.
Gün içinde yaklaşık on saat kadar masa başında oturduğumuz düşünülürse, çalışma sandalyeleri tasarımları artık daha kritik. Çünkü mesele ne kadar oturduğumuzdan çok, nasıl oturduğumuz ve otururken ne kadar hareket edebildiğimizle ilgili.
İnsan Vücudu Çalışma Alanından Ne Bekler?

İnsan bedeni kusursuz bir makine değil; sürekli ayar isteyen canlı bir sistem. Gün boyu masa başında “doğru pozisyonda” oturmak neredeyse imkansız. Yerçekimi devreye giriyor, saatler ilerledikçe bazı kaslar kısalıyor ve sıkışıyor, bazıları ise zayıflıyor. Gün sonunda hissedilen bel ve boyun ağrısının çoğu zaman dramatik bir nedeni yok; sadece gün boyunca tekrarlanan küçük postür kaçamakları var.
Ergonomi tam da bu noktada devreye giriyor. Çoğu zaman tek düzleme indirgeniyor olsa da ergonomi aslında insan ile çalışma ortamı arasındaki uyumu kuran bütünsel bir yaklaşım. Çalışma yüksekliği, oturma açısı, ışık kullanımı, akustik düzen ve hareket alanı birlikte düşünüldüğünde mesele tek bir ürün değil; gün boyu süren bir deneyim.
İnsan vücudu sabit kalmayı pek sevmiyor. Gün içinde pozisyon değiştirmek, hafif hareket etmek ve oturma düzenini esnetmek bedenin doğal ihtiyacı. Bu nedenle ayarlanabilir ve hareketi destekleyen çalışma sandalyeleri, omurga üzerindeki baskıyı azaltıyor, kasların aktif kalmasına yardımcı oluyor ve dolaşımı destekliyor.
Çalışma alanı bedenle uyumlu hale geldiğinde yalnızca konfor artmıyor. Odaklanmak kolaylaşıyor, enerji korunuyor ve çalışma deneyimi çok daha sürdürülebilir hale geliyor. İyi tasarlanmış bir çalışma alanı, yalnızca üretimi değil yaşam kalitesini de destekliyor.
Ergonomi Bir Ürün Değil, Bir Sistemdir
Çalışma mekanları için konfor yalnızca rahat bir oturma deneyimi değil. Günün büyük bölümünü geçirdiğimiz çalışma sandalyeleri, güvenlikten malzeme kalitesine kadar pek çok faktörle birlikte değerlendiriliyor. Yetersiz tasarlanmış bir çalışma sandalyesi ilk bakışta yalnızca rahatsızlık hissi yaratıyor gibi görünse de, zamanla denge problemleri, yapısal dayanıklılık sorunları ve kullanılan malzemelerin uzun süreli teması gibi riskler ortaya çıkarabiliyor.
Bu noktada tasarımın odağı yalnızca oturma hissi değil, kullanıcıyla kurduğu uzun vadeli ilişki. Uzun saatler masa başında çalışan kullanıcıların ihtiyaçlarını merkeze alan Nurus, ergonomiyi bu çok katmanlı yapı içinde ele alan bir marka. Nurus çalışma sandalyeleri tasarımlarında güvenlik standartları, malzeme performansı ve uzun ömürlü kullanım deneyimi birlikte düşünülüyor. Çünkü bir çalışma sandalyesi yalnızca iş sırasında kullanılan bir mobilya değil; günün ritmini belirleyen bir araç.

Farklı çalışma biçimleri ve beden yapıları düşünüldüğünde kişiselleştirilebilirlik önemli bir ihtiyaç. Bel ve sırt desteği, oturma derinliği ve koçak ayarı gibi özellikler kullanıcıya uyum sağlayan esnek bir çalışma deneyimi sunuyor. Nurus çalışma sandalyeleri, kullanıcıyı tek bir duruşa sabitlemek yerine gün boyunca hareket özgürlüğünü destekleyen çözümler sunuyor.
Çalışma kültürü değiştikçe ergonomi de bireysel konforun ötesine geçiyor. Kurumlar için çalışan sağlığını, verimliliği ve sürdürülebilir çalışma alışkanlıklarını destekleyen stratejik bir tasarım yaklaşımına dönüşüyor. Nurus yaklaşımında ergonomiyi tek bir ürün özelliği olarak değil, tasarım, mühendislik ve kullanıcı deneyimini bir araya getiren bütünsel bir sistem olarak konumlandırıyor.
Ofis Neye Dönüşüyor?

Önceden sabit masalar ve çalışma sandalyeleri, belirli çalışma saatleri ve standart düzenler iş hayatının temelini oluşturuyordu. Bugün ise ofis artık yalnızca çalışılan bir mekan değil. Sosyalleşmenin, fikir üretiminin ve aidiyet duygusunun şekillendiği bir deneyim alanı. Hibrit modellerle birlikte çalışanlar odak için evde, iş birliği için ofiste olmayı seçiyor. Bu değişim, mekan tasarımını da dönüştürüyor.
Wellbeing kavramı artık iş dünyasının merkezinde. Çalışan deneyimi; konfor, psikolojik güven ve sosyal bağlarla birlikte değerlendiriliyor. İnsan odaklı tasarım anlayışıyla Nurus da çalışma alanlarını yalnızca iş üretim mekanı olarak değil, kullanıcı deneyimini güçlendiren yaşam alanları olarak ele alıyor.
Geleceğin ofisleri, çalışanları tek bir düzene uyum sağlamaya zorlamayan, bireysel ihtiyaçlara alan açan ve hareketi teşvik eden esnek ekosistemler olarak şekilleniyor. Tasarım, teknoloji ve insan davranışları arasındaki ilişki giderek daha stratejik bir rol üstleniyor.
Nurus tasarım yaklaşımı da bu dönüşümün merkezinde, çalışma alanlarını üretim mekanlarından yaşam alanlarına evrilen dinamik deneyimler olarak kurguluyor. Çünkü iyi tasarlanmış bir çalışma alanı yalnızca iş üretmez; çalışanların gününü, enerjisini ve yaşam kalitesini de yeniden tanımlar. Geleceğin çalışma kültürü tam da burada şekilleniyor.
#işbirliği









