Sanat dünyasında kimi isimler vardır ki hem sesleriyle hem fırça darbeleriyle iz bırakır; Semiha Berksoy işte o nadir ruhlardan biri. Sahne ışıklarını resim atölyesi loşuyla buluşturan, “Bir gün hem opera sahnesinde hem de tuvallerde kendimi ifade edeceğim” diyen bir sanatçı o. Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı olarak tarihe adını yazdırmasının yanı sıra, sahnede bıraktığı izleri resimleriyle tuvale taşımış, 20. yüzyıl sanat pratiğine renkli ve cesur bir bakış kazandır biri.
Semiha Berksoy sesinin coşkusunu ve resimlerinin enerjisini bir arada görmek isteyenler için açılan kapsamlı retrospektif sergi Tüm Renklerin Aryası, sanatçının 1930’lardan itibaren görsel ve sahne sanatları alanındaki sıra dışı kariyerini bir araya getiriyor. Üstelik hem Berlin’de hem de İstanbul’da izlenebilecek şekilde!
Semiha Berksoy Kimdir?

Semiha Berksoy, Türkiye sanat tarihinde yalnızca “ilk kadın opera sanatçısı” olarak değil; opera, tiyatro, resim ve performansı tek bedende buluşturan özgün bir figür olarak yer alıyor. 20. yüzyılın başında doğan Berksoy, Cumhuriyet’in kültürel dönüşümüne yakından tanıklık ederek, bu dönüşümün sahnedeki ve sanattaki en görünür öznesi olmayı başarıyor.
Onun sanatı, disiplinler arasında dolaşan, hatta bu disiplinleri birbirinin içine geçiren bir ifade biçimi sunuyor. Operada sesiyle kurduğu dramatik etkiyi, resimde renk ve figürle sürdürüyor; tiyatrodaki beden bilgisini tuvallerinde bir “sahne” duygusuna dönüştürmeyi başarıyor. Resim onun için yalnızca estetik bir uğraş değil, hayatın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir parçası.
Semiha Berksoy’u özel kılan şey, birçok “ilk”e imza atmasının yanı sıra sanatını bir meslekten çok bir varoluş biçimi olarak yaşaması ve bu varoluştan kendine özgü bir sanat evreni kurabilmesi.
Semiha Berksoy Hayatı

Semiha Berksoy, 1910 yılında Çengelköy’de sanatla iç içe bir ailede dünyaya geldi. Annesi ressam ve heykeltıraş Fatma Saime Hanım, babası şair Ziya Cenap Berksoy. Henüz sekiz yaşındayken annesini kaybetmesi, Berksoy’un hayatında derin bir iz bırakıyor ve bu erken kayıp, ilerleyen yıllarda sanatına yansıyan duygusal derinliğin temel kaynaklarından biri oluyor.
Çocukluğunu İstanbul’un çeşitli semtlerinde geçiren Berksoy, Kadıköy’de yaşadığı dönemde evlerinin karşısında bulunan Kuşdili Tiyatrosu ile sahneye ilk adımı attı. Küçük yaşlardan itibaren öyküler yazan Berksoy, İstanbul Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra Darülelhan’da (Osmanlı Devleti’nin ilk resmi müzik okulu, bugünkü İstanbul Konservatuvarı) Nimet Vahit Hanım’dan şan dersleri aldı; aynı dönemde Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim çalışmalarına başladı.
Semiha Berksoy’un sahneyle gerçek anlamda buluşması Darülbedayi’deki eğitimiyle gerçekleşti; ardından tiyatro, sinema ve opera alanlarında aktif olarak yer aldı. Hayatı boyunca hiçbir zaman tek bir disipline bağlı kalmayarak farklı sanat dallarını bir arada üretmeyi tercih etti.
1940’lı yılların başında Ankara Devlet Operası’nın baş sanatçılarından olan Berksoy, bu dönemde piyanist Ercüment Siyavuşgil ile evlendi ve bu evlilikten kızı Zeliha dünyaya geldi. 1975 yılında eşini kaybeden sanatçı, yaklaşık on yıllık süreçte yaşlılık ve ölüm düşüncesiyle yüzleşerek resme daha yoğun biçimde dönüş yaptı, yeniden şarkı söylemeye başladı ve sanatını “iyileştirme” alanına dönüştürdü.
Semiha Berksoy, kalp rahatsızlığı nedeniyle 15 Ağustos 2004’te, 94 yaşındayken hayatını kaybetti; doğup büyüdüğü Çengelköy’de toprağa verildi. Onu tanıyanların aktardığına göre, yaşamının son günlerine kadar neşesini ve enerjisini korumuş, sanatla kurduğu bağdan hiç kopmamış.
Semiha Berksoy ve Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in hayatına giren kadınlardan biri Semiha Berksoy. İkilinin yolları ilk olarak 1930’lu yıllarda kesişiyor ve bu karşılaşma zamanla yoğun bir dostluğa, üretken bir paylaşıma ve karşılıklı bir hayranlığa dönüşüyor. Hatta Nazım’ın Berksoy’a duyduğu hayranlık, onu “Türk kadınının sesinin pırlantası” olarak tanımlamasında açıkça görülüyor. Bu tanım yalnız bir övgü değil, Semiha Berksoy sahnesinin etkisi ve sesinin dönemin kültürel dünyasındaki karşılığının da bir göstergesi.
Semiha Berksoy, Nazım Hikmet’in senaryosunu yazdığı Söz Bir Allah Bir filminde rol aldığı gibi, yine onun kaleme aldığı Bir Rüyadır adlı eserde sahneye çıktı. Bu iş birlikleri aralarındaki bağın yalnızca kişisel değil, aynı zamanda sanatsal bir üretim ortaklığı olduğunu gösteriyor. Zaman zaman tutkulu bir yakınlığa, zaman zaman derin bir dostluğa dönüşen ilişki, her koşulda sanat, düşünce ve ifade üzerinden varlığını sürdürdüğü biliniyor.
UNESCO’nun 2002 yılını “Nazım Hikmet Yılı” ilan etmesi kapsamında Bu Bir Rüyadır operetinin yeniden sahnelenmesiyle Semiha Berksoy da tekrar sahneye çıkarak bu temsilde kendi yaptığı “çarşaf resimleri” dekor olarak kullandı. Böylece sanatının farklı alanları bir kez daha aynı sahnede buluştu.
Semiha Berksoy ve Nazım arasında yıllar boyunca süren mektuplaşmalar ise ilişkinin entelektüel boyutunu belgeleyen önemli bir kaynak niteliğinde. Bu mektuplar sonradan “Nazım Hikmet ve Tosca’sı Semiha Berksoy” ismiyle yayımlanarak iki sanatçının dünyasına ışık tutuyor.
Semiha Berksoy’un Sanat Hayatı

Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline gelen bir şey var; o da sanat aşkıdır.
Semiha Berksoy
Semiha Berksoy’un sanat hayatı belirli dönemlere ayrılan bir kariyer çizgisinden çok, iç içe geçen disiplinlerin oluşturduğu bütünlüklü bir üretim süreci olarak okunuyor. Opera, tiyatro, sinema ve resim onun dünyasında birbirinden kopuk alanlar değil, aynı duygunun farklı dışavurum biçimleri. Berksoy, sanatını teknik bir ustalık alanı olmaktan ziyade yaşamsal bir ifade biçimi olarak gördüğü için üretimi, dönemsel eğilimlere değil, kişisel sezgiye ve duygusal yoğunluğa dayanıyor.
Berksoy’un sanatı, Cumhuriyet’in kültürel dönüşüm süreciyle paralel gelişmiş olsa da hiçbir zaman yalnızca dönemin estetik anlayışına teslim olmuyor. Onu ayrıksı kılan, üretiminde kendi iç dünyasını merkeze alması. Sahneye çıktığında da, resim yaptığında da izleyiciye aktardığı şey teknik bir gösteriden çok, doğrudan bir varoluş hali. Zaten Berksoy için sanat; temsil edilen bir şey değil, yaşanan bir deneyim.
Berksoy, sanatını tek bir disiplinle sınırlandırmak yerine sahne-beden-duygu arasında sürekli geçiş kurmuş bir isim. Opera yorumlarında beden, mimik ve dramatik yoğunluk belirleyici unsurlar olurken, bu sahnesel bilinç resimlerine de yansıyor. Onun resimleri yalnızca görsel kompozisyonlar değil, sahneden taşan duyguların tuvale dönüşmüş hali. Bu yönüyle Semiha Berksoy, opera ile görsel sanatı kusursuz biçimde harmanlayan nadir sanatçılardan biri.
Sanat Eğitimi ve Sahneyle İlk Bağ

Semiha Berksoy, İstanbul Kız Lisesi’nde aldığı eğitimin ardından, Osmanlı’daki ilk resmi müzik kurumu olan Darülelhan’da Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçılarından Nimet Vahit Hanım’dan şan dersleri aldı. Aynı yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim pratikleri gerçekleştirdi.
Henüz 19 yaşındayken Cemal Reşit Rey eşliğinde verdiği ilk halk konserinde, Nikolay Rimski-Korsakov’un Sadko operasından aryalar seslendirmesi, Berksoy’un sahneyle kurduğu ilişkinin ilk güçlü adımı. Beş parmakta beş marifet sanatçı, aynı yıl Güzel Sanatlar Akademisi Namık İsmail Atölyesi’ne burslu olarak kabul edilerek eş zamanlı üretimler yapmaya başladığı biliniyor.
Berksoy’un sahneyle bağı, Darülbedayi’de aldığı tiyatro eğitimiyle derinleştiği gibi buradaki süreç, onun ilerleyen yıllarda opera yorumlarının da temelini oluşturuyor. Tiyatro onun için yalnızca bir sahne deneyimi değil; ses, beden ve duygu arasındaki ilişkiyi keşfettiği bir alan.
Tiyatro öğrenciliği sırasında Nazım Hikmet ile Kafatası oyununun sahnelenmesi sürecinde tanışan Semiha Berksoy için bu dönem hem sanatsal hem de düşünsel açıdan bir kırılma noktası. Nazım Hikmet’in yazdığı Bu Bir Rüyadır operetinde “Fatma” rolünü, Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşlerin operetinde ise “Marlene” karakterini canlandırması, Berksoy’un erken dönem sahne görünürlüklerinden.
Usta isimlerden aldığı resim ve heykel derslerini de sürdüren Semiha Berksoy, hayatı boyunca resim yapmayı “yemek yemek kadar gerekli” olarak tanımlıyor. Bu erken dönem, sanatçının sahnede ve tuvalde yoğunlukla var olduğu, çok yönlü kimliğinin kesinleştiği bir eşik olarak okunuyor.
Sahne Sanatları: Ses, Beden ve Dramatik Yorum

Do sesi verdim, ölümü yendim ama aşktan ölebilirim.
Semiha Berksoy
Semiha Berksoy ve opera kariyeri, Türkiye’de opera sanatının kurumsallaşma süreciyle doğrudan iç içe. Sanatçının sahneyle kurduğu bağ yalnızca güçlü bir ses değil; beden-mimik-duygu üçlüsüyle beslenme.
Berksoy’un operadaki kırılması, 1934’te sahnelenen Özsoy Operası. Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği ve Atatürk’ün talimatıyla sahneye konan bu yapımda Ayşim rolünü üstlenmesi, hem Berksoy’un kariyerinde hem de Türkiye opera tarihinde simgesel bir başlangıç. Bu rol Cumhuriyet’in kültürel kimliğinin sahnedeki ilk güçlü temsillerinden biri olarak kabul ediliyor.
Türkiye’de sistemli bir opera eğitimi olmadığı için 1936’da Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’ne burslu olarak eğitime giden Semiha Berksoy, burada sahne, beden ve ses ilişkisini derinleştirme şansı yakalıyor. 1939 yılında ise Richard Strauss’un Ariadne auf Naxos operasında sahne alarak Batı Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk prima donna oluyor!
Türkiye’ye döndüğünde Ankara Devlet Operası’nın kuruluş sürecinde aktif rol oynayan Semiha Berksoy, burada Tosca, Madame Butterfly, Fidelio, Tiefland ve Hansel und Gretel gibi önemli operalarda başrol üstleniyor. 1940’ların başında Türkiye’de gerçekleşecek olan ilk opera stüdyosu kaydında görev aldığı gibi 1950 yılında Devlet Operası’na resmi olarak solist atanıyor.
Tiefland performansıyla ses uzmanları tarafından “Birinci Sınıf Dramatik Soprano” olarak tanımlanan Semiha Berksoy, 1963’te Verdi’nin Il Trovatore operasında seslendirdiği Azucena rolüyle sahnedeki dramatik gücünün dorun noktalarından birini sergiliyor.
Semiha Berksoy’un en çarpıcı anlarından biri ise 1999’da 89 yaşındayken New York City Lincoln Center’da sahneye çıkması. Robert Wilson’un rejisinde sahnelenen The Days Before Death, Destruction and Detroit III adlı yapımda, Tristan und Isolde operasından “Aşk Ölümü” aryasını seslendiren Berksoy, sahneyle kurduğu ilişkinin ömür boyu sürdüğünü bir kez daha kanıtlamış oluyor.
Tiyatro ve Sinema

Semiha Berksoy’un sanatsal kimliğinin şekillenmesinde tiyatronun önemli bir yeri var. Darülbedayi’de aldığı eğitim, onun sahnedeki duruşunu, beden kullanımını ve dramatik sezgisini derinleştirdiğini söyleyebiliriz. Henüz öğrencilik yıllarında Shakespeare’in Hırçın Kız oyunundaki Kate rolüyle tiyatro sınavını kazanması, Berksoy’un sahne üzerindeki yetkinliğini erken yaşta ortaya koyan bir örnek.
Yaşayan Kadavra oyunundan küçük bir rolla tiyatro sahnesine ilk kez adım atan sanatçı, kısa sürede dikkat çeken bir oyuncuya dönüşüyor. 1930’lar boyunca Kafatası, Hile ve Sevgi, Güneş Batarken, Deli Dolu ve Lüküs Hayat gibi dönemin önemli yapımlarında rol alıyor.
Berksoy için en önemli kariyer noktalarından biri, 1931’de Muhsin Ertuğrul’un yönettiği İstanbul Sokakları filminde yer alması. Bu film Türk sinema tarihinin ilk sesli Türk filmlerinden. Aynı dönemde Nazım Hikmet tarafından yazılan Söz Bir Allah Bir filminde ve Bir Rüyadır adlı oyunda da rol alıyor. Bu yapımlar, Berksoy’un tiyatro ile sinema arasında kurduğu geçişin erken örnekleri olarak dikkat çekiyor.
Tiyatro, Semiha Berksoy için yalnızca bir sahne deneyimi değil; ilerleyen yıllarda resimlerine de yansıyacak olan dramatik anlatımın temel kaynağı. Sahnedeki jest, mimik ve beden kullanımı, onun görsel üretiminde de kendini gösteriyor. Bu nedenle tiyatro, Berksoy’un sanatında yalnızca bir başlangıç noktası değil, tüm üretimini besleyen temel damarlardan biri.
Resim: İç Dünyanın Sahneye Dönüşmesi

Resimlerim hayatımı yansıtıyor. Kiminde çocuk gibiyim, kiminde melek, kiminde şeytan…
Semiha Berksoy
Semiha Berksoy resimleri, akademik bir estetikten çok, kişisel hafızanın ve duyguların dışavurumu. Onun için resim iç dünyasını görünür kılan bir ifade biçimi. Bu nedenle çalışmalarında otoportreler, anne figürü, aşk, ölüm, kimlik ve sahne imgeleri sıklıkla görüyoruz. Figürler çoğu zamanla bilinçli olarak orantısız; perspektif kuralları geri planda. Berksoy için önemli olan “doğru çizmek” değil, hissettiğini aktarmak.
Resimlerinde opera ve tiyatro sahnesinden gelen güçlü bir beden ve rol bilinci hissetmek mümkün. Sahnenin dramatik yoğunluğu, tuvalde figür ve kompozisyon anlayışı olarak karşımıza çıkıyor. Ham yüzeyler, kalın boya katmanları, zaman zaman yazıyla birleşen çizgiler, Semiha Berksoy resimlerinde bilinçli bir ifade biçimi olarak yer alıyor. Klasik anlamda “tamamlanmış” eserlerden ziyade, yaşayan sahneler görüyoruz.
Semiha Berksoy’un resim kariyerine bakacak olursak; ilk kişisel sergisini 1974’te Ankara Devlet Resim ve Galerisi’nde açtı, 1982’de ise İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde kapsamlı bir sergi gerçekleştirdi. Bu dönemler sanatçı için uluslararası tanınma dönemi çünkü eserleri Leningrad ve Moskova’da da sergilendi.
1993 yılında Ayaspaşa’daki evinin bir odasını, anıları ve kişisel eşyalarıyla birlikte bir yerleştirmeye dönüştüren Berksoy, bu alanı adeta kendi yaşamının görsel hafızası haline getirdi. Daha sonra “Semiha Berksoy’un Odası” adıyla anılan bu mekan, Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nin daimi koleksiyonuna dahil edilme. Bu çalışma, onun yaşamı ile sanatı arasındaki sınırları tamamen ortadan kaldıran en güçlü örneklerden biri.
85 yaşında New York ve Almanya’daki uluslararası sergilere katılan sanatçı, üretkenliğini ileri yaşlarında da sürdürdü. 2000 yılında Viyana’da düzenlenen “Zeitwenden 2000 Millennium” sergisinde yer alarak, sergiye katılan ilk Türk ressam oldu ve Semiha Berksoy’un Odası adlı çalışmasıyla birincilik ödülünü kaptı! 2003 yılında Viyana’da açtığı son dönem sergisiyle, sanat yaşamını uluslararası ölçekte güçlü bir finalle tamamladı.
Semiha Berksoy resimleri, görsel anlatının ötesinde, duygularının ve sahneyle kurduğu ilişkinin bir yansıması; tek bir disipline sığmayan bütüncül bir sanat anlayışının parçası.
Ödüller ve Uluslararası Tanınırlık

Semiha Berksoy, sanat yaşamı boyunca yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası sanat çevrelerinde de saygı gören bir isim. Aldığı ödüller ve yer aldığı önemli sergiler, özgünlüğünün ulusal ve uluslararası ölçekte kabul gördüğünü ortaya koyuyor.
- 1961 yılında Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde sergilenen Yeşil Cami ve Fatih’in Bursa’da Doğduğu Ev adlı eserleriyle dikkat çeken Berksoy, bu çalışmalarıyla Alman Die Welt gazetesi başta olmak üzere çeşitli yayınlarda değerlendirilen bir sanatçı.
- 1984 yılında, Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 50. yılı kapsamında, Atatürk Opera Ödülü’ne layık görülüyor ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kamu görevinde bulunan ilk kadın opera sanatçısı olarak onurlandırılıyor.
- Uluslararası alandaki görünürlüğü ilerleyen yıllarda daha da artan Berksoy, 1997 İstanbul Bienali’nde Kutluğ Ataman ile video çalışması gerçekleştiriyor.
- 2000 yılında Viyana’da düzenlenen Zeitwenden 2000 Millennium sergisinde yer alan Semiha Berksoy’un Odası isimli yerleştirmeyle birincilik ödülü kazanan Semiha Berksoy, organizasyonda yer alan ilk Türk sanatçı olarak biliniyor.
- Berksoy’un eserleri Leningrad, Moskova, Berlin, Viyana ve New York gibi önemli sanat merkezlerinde sergileniyor; 2018 yılında Londra’daki Frieze Masters sergisine dahil ediliyor.
Sanat Tarihindeki Yeri ve Mirası

Semiha Berksoy, Türk sanat tarihinde yalnızca bir opera sanatçısı ya da ressam olarak değil; disiplinler arasında özgürce dolaşan, kendi sanat dilini inşa etmiş öncü bir yaratıcı olarak yer alıyor. Kadın sanatçıların görünürlüğünün son derece sınırlı olduğu dönemde, sahnede ve sanatta cesurca var olarak birçoklarına yol açtı diyebiliriz.
Semiha Berksoy sanatı teknik ustalıktan çok sezgi ve duygusal derinlik taşıyor. Opera sahnesinde sesiyle, resimlerinde renk ve figürle, yaşamında ise tavrıyla var oluyor. Onun için sanat, temsil edilen bir alan değil; yaşanan, hissedilen ve dönüştürülen bir süreç. Bu yönüyle onun üretimi, klasik sanat anlayışlarının ötesine geçerek kişisel bir ifade alanına dönüşüyor.
Semiha Berksoy mirası için sadece sahnelediği roller ya da ürettiği eserler diyemeyiz. Asıl etkisi, sanatla kurduğu özgür ilişkide, kuralları reddeden duruşunda ve kendi dünyasını cesaretle inşa etmesinde yatıyor. Güçlü, bağımsız ve sınır tanımayan kişiliğiyle Berksoy, yalnızca kendi kuşağı için değil, sonraki kuşak kadın sanatçılar için de ilham kaynağı.
Türk kültürünü uluslararası sahnelere taşıyan Berksoy, sanatını evrensel bir dile dönüştürmeyi başarmış nadir isimlerden. Bugün onun mirası; resimlerinde, sahne kayıtlarında, yazılarında ve ardında bıraktığı güçlü estetik tavırda yaşamaya devam etmekte. Bu nedenle Semiha Berksoy, yalnızca geçmişin değil, bugünün ve geleceğin de sanatçısı olarak anılmayı hak ediyor.
Semiha Berksoy İkonik Eserleri

Semiha Berksoy’un ikonlaşmış eserleri, tekil yapıtlar olmanın ötesinde, onun sanat anlayışını ve yaşamla kurduğu bağı görünür kılan üretimler. Bu eserlerde resim, performans, mekan ve hatıra iç içe. Berksoy’un sanatında ikoniklik; teknik mükemmeliyetten değil, kişisel hafızayı ve duyguyu doğrudan ortaya koyabilme cesaretinden kaynaklı.
- 1993 tarihli Semiha Berksoy’un Odası, sanatçının yaşamını ve sanatını tek bir mekanda bir araya getirdiği en kapsamlı ve simgesel çalışma. Ayaspaşa’daki evinde oluşturduğu bu mekan, resimler, kostümler, mektuplar, kişisel eşyalar ve hatıralardan oluşan otobiyografik bir yerleştirme. Böylece yaşam ve sanat arasındaki sınır tamamen ortadan kalkarak, sanatçının hayatı bir sanat yapıtına dönüşüyor. 2000 yılında Viyana’da “Zeitwenden 2000 Millennium” sergisinde yer alan eser, birincilik ödülüne layık görülüyor; daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nin daimi koleksiyonuna dahil ediliyor.
- “Çarşaf Resimleri” serisi ile gündelik bir nesne doğrudan sanat alanına taşınıyor; resim ile yaşam arasındaki sınırlar bilinçli bir şekilde bulanıklaşıyor. Kalın boya katmanları ve yazıyla birleşen figürler doğrudan, filtresiz bir anlatım dili sunuyor. Bu çalışmalar Semiha Berksoy resmindeki sezgisel ve performatif yaklaşımı ortaya koyuyor. (2002 yılında Nazım Hikmet Yılı kapsamında sahnelenen Bu Bir Rüyadır operetinde sahneye çıkan Berksoy, bu seriden işleri sahne dekoru olarak kullanmıştı!)
- Semiha Berksoy’un otoportreleri, sanatçının kendini sürekli yeniden tanımladığı bir alan. Berksoy kendisini idealize edilmiş bir figür olarak değil; sürekli dönüşen bir varlık olarak ele alıyor. Kimi zaman çocuk, kimi zaman melek, kimi zaman ise karanlık bir figür… Bilinçli olarak bozulmuş oranlar, ham bırakılan yüzeyler, yoğun ve doğrudan renkler içsel bir anlatımın sonucu. Serinin en bilinen örneklerinden biri, doğuş ve direnç metaforu üzerinden betimlenen Zümrüdüanka Otoportresi.
- Semiha Berksoy işlerinde anne figürü en çok tekrar eden temalardan. Annesini küçük yaşta kaybeden sanatçı, bu figürü resimlerinde sevgi, kayıp, korunma ve aidiyet duygusu üzerinden ortaya çıkarıyor. Kimi zaman silik ya da hayali, kimi zaman idealiz edilmiş olarak karşımıza çıkan figürle Berksoy, kişisel bir travmayı evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.









