Art Basel Paris’ten Contemporary Istanbul’a Yeniden Bakmak

Art Basel Paris deneyiminin ardından Contemporary Istanbul üzerine her yıl yürüttüğümüz tartışmaları yeniden ele almayı doğru buluyorum. Bu tartışmaların dışında duran biri değilim; aksine, fuarın küratöryel seçkilerini, galerilerin tercihlerini, ticari kaygıların sanatsal üretim üzerindeki etkisini ve zaman zaman karşılaştığımız estetik sorunları ben de eleştirdim, eleştiriyorum ancak Paris’te geçirdiğim günler, bazı meseleleri farklı bir perspektiften değerlendirmemi sağladı. Bir fuarı eleştirmekle onu farklı ölçütler üzerinden yeniden değerlendirmek birbirinden ayrı şeyler. Benim yapmak istediğim de tam olarak bu.

Grand Palais’nin mimarisi, Art Basel Paris’e kuşkusuz ayrıcalıklı bir atmosfer kazandırıyor. Tarihsel yapının görkemi, ölçeği ve sergileme alanlarının yarattığı etki, fuar deneyiminin önemli bir parçası. White Cube, Hauser & Wirth, Gagosian, Perrotin, David Zwirner, Pace Gallery gibi uluslararası ölçekte güçlü galerilerin katılımı da fuarın niteliğini belirleyen unsurlardan biri. Bu galerilerin temsil ettiği sanatçılar ve yıllara yayılan programları, çağdaş sanatın uluslararası dolaşımını takip etmek açısından önemli referanslar oluşturuyor. Ancak bir fuarın niteliğini yalnızca katılımcı galerilerin isimleriyle ya da bulunduğu binanın etkileyiciliğiyle ölçmek yeterli değil. Asıl mesele, bu mimarinin ve uluslararası görünürlüğün içinde nasıl bir sanatsal içerikle karşılaştığımız.

Sanat Fuarında Küratöryel Yaklaşım ve Ticari Beklenti Dengesi

Art Basel Paris 2026

Art Basel Paris için yaklaşık 400 galerinin bekleme listesinde olduğuna ilişkin bilgi, fuara yönelik talebin boyutunu ortaya koyuyor. Contemporary Istanbul’un aynı ölçekte bir başvuru yoğunluğuna sahip olmadığını biliyoruz ancak burada asıl mesele yalnızca kaç galerinin katılmak istediği değil, başvuranlar arasından nasıl bir seçki yapıldığı…

Bir fuarın büyümesiyle sanatsal niteliğinin yükselmesi her zaman aynı anlama gelmiyor. Son Contemporary Istanbul’da bazı galerilerin küratöryel seçkilerinin ve genel görsel dillerinin fuarın bütünlüğüne yakışmadığını, kimi galerilerin sergileme pratiklerinin ise sanatsal tutarlılık açısından fuarın genel düzeyinin gerisinde kaldığı kanaatindeyim. Bence her başvurunun kabul edilmesi gerekmiyor. Seçici kurulun görevi yalnızca katılım talebini karşılamak değil, fuarın genel niteliğini korumak da olmalı. Katılımcı galeri sayısındaki artışın, fuarın küratöryel ve sanatsal niteliğini de aynı ölçüde olumlu yönde etkileyeceğini varsaymak doğru değil.

Bu noktada daha önce de dile getirdiğim küratöryel tema önerimi yeniden gündeme getirmek istiyorum. Belirli bir tema etrafında şekillenen fuar, galerilerin kendi seçkilerini oluşturma özgürlüğünü ortadan kaldırmadan genel çerçeveyi daha tutarlı hâle getirebilir. Burada amaç bütün galerilere aynı estetik anlayışı dayatmak değil; farklı sanatsal yaklaşımların ortak bir düşünsel zemin üzerinde karşılaşabilmesini sağlamak. Çünkü çeşitlilik ile dağınıklık aynı şey değil. Küratöryel yaklaşım, birbirinden farklı galerilerin sunumları arasında bir ilişki kurarak fuarın yalnızca ticari değil, düşünsel bir bütünlük de taşımasına katkıda bulunabilir. Ancak galerilerin tercihlerini yalnızca küratöryel kararlar üzerinden değerlendirmek de yeterli değil. Sanat fuarlarının giderek büyüyen ekonomik yapısı, galerilerin sanatsal sunumlarını doğrudan etkilediği aşikar. Uluslararası ölçekte önemli bir fuarda yer almak, galeriler açısından görünürlük ve yeni koleksiyonerlerle karşılaşma fırsatı sunarken ciddi bir mali yük de getiriyor. Stand ücretleri, nakliye, sigorta, konaklama ve organizasyon giderleri düşünüldüğünde, galerilerin yaptıkları yatırımı karşılayabilecek satış potansiyelini gözetmeleri anlaşılır. Burada daha önemli bir soru ortaya çıkıyor aslında: Ticari sürdürülebilirlik kaygısı, galerilerin deneysel ve risk alan sunumlar yapmasını ne ölçüde sınırlıyor?

Marcel Duchamp, Jacopo Benassi
Eser Sahipleri (Soldan Sağa): Marcel Duchamp, Jacopo Benassi

Büyük fuarlarda giderek daha sık karşılaştığımız güvenli tercihler, yalnızca galerilerin estetik yaklaşımıyla açıklanmayabilir. Bir galerinin çok sayıda uluslararası fuara katılmak zorunda kalması, ekonomik açıdan öngörülebilir satışlara yönelmesine neden olabilir. Bu durum, sanatçı seçkisinden eserlerin sunumuna kadar pek çok kararı etkileyebilir. Dolayısıyla sanat piyasası üzerine konuşurken, galerilerin içinde bulunduğu ekonomik sistemi de hesaba katmak gerekiyor. Sanatsal risk ile ticari sürdürülebilirlik arasındaki gerilim, günümüz sanat piyasasının önemli meselelerinden biri.

Elbette burada bir itiraz gelebilir: Art Basel, 1970’ten bu yana gelişen, yarım asrı aşan bir geçmişe ve uluslararası ölçekte yerleşmiş bir sanat piyasasına sahip. Contemporary Istanbul ise 2006’da başladı. Aralarında 36 yıllık bir kuruluş farkı var. İki organizasyonu karşılaştırmak ne kadar doğru? Bence tam da bu nedenle karşılaştırmak gerekiyor. Contemporary Istanbul’u Art Basel’le aynı noktada konumlandırdığımı söylemiyorum; böyle bir iddiam da yok. Ancak Türkiye’nin uluslararası sanat ortamındaki en önemli çağdaş sanat fuarını, yurt dışında deneyimlediğimiz örneklerden bağımsız değerlendiremeyiz. Bir fuarın daha genç olması, gelişim alanlarını konuşmayı gereksiz kılmaz. Kimse Contemporary Istanbul’dan bir gecede Art Basel olmasını beklemiyor. Fakat mevcut seçkisini, katılımcı galerilerini ve uluslararası iddiasını sorgulamak, organizasyonun gelişimi açısından gerekli.

“Uluslararası” Fuarlar Yerel Sanat Ekosistemini Besleyebiliyor mu?

Daniel Dewar Grégory Gicquel Jaume Plensa
Eser Sahipleri (Soldan Sağa): Daniel Dewar & Grégory Gicquel ve Jaume Plensa

Uluslararasılaşma kavramının da yeniden düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir fuarın küresel niteliği, yalnızca farklı ülkelerden galerileri aynı çatı altında toplamasıyla ölçülemez. O fuarın bulunduğu coğrafyanın sanatçılarını, galerilerini ve sanat kurumlarını uluslararası dolaşıma ne ölçüde dâhil edebildiği de önemlidir. Art Basel’in Basel, Miami Beach, Hong Kong ve Paris gibi farklı merkezlerde kurduğu ağ, küresel sanat piyasasının işleyişini anlamak açısından önemli bir örnek ancak bu tür uluslararası ağların yerel sanat ortamlarına ne kazandırdığı da ayrıca sorgulanmalı.

Contemporary Istanbul açısından da mesele yalnızca daha fazla yabancı galerinin katılımı değil. Uluslararası katılımın Türkiye’deki sanatçılar, galeriler ve kurumlar için nasıl bir dolaşım imkânı yarattığına bakmak gerekiyor. Yerel sanat üretiminin uluslararası sanat ortamında daha görünür hâle gelmesi, yalnızca fuar haftasında gerçekleşen karşılaşmalarla sınırlı kalmamalı; uzun vadeli ilişkiler, kurumsal iş birlikleri ve sanatçıların farklı coğrafyalarda temsil edilmesiyle desteklenmeli. Bir fuarın uluslararası başarısı, bulunduğu ülkenin sanat ekosistemiyle kurduğu ilişkinin niteliği üzerinden de değerlendirilmeli.

Bütün bu eleştirilerime rağmen, fuarı gezme deneyimi açısından Contemporary Istanbul’u Art Basel Paris’ten daha başarılı bulduğumu söylemeliyim. Evet, Grand Palais’nin mimarisi son derece etkileyici ancak galeriler arasında dolaşım, eserleri takip etmek ve fuarı daha rahat deneyimlemek bakımından İstanbul’daki organizasyon bana daha işlevsel bir deneyim sundu. Bu ayrım önemli; çünkü mimari açıdan etkileyici bir mekânla sanat eserleriyle daha rahat ilişki kurabildiğiniz bir fuar deneyimi aynı şey değil.

Art Basel x Contemporary Istanbul | Sanat Koleksiyoneri x Sanat Alıcısı

İki fuar arasındaki farkı değerlendirirken ziyaretçi profili de dikkatimi konulardan biriydi. Paris’te farklı coğrafyalardan, kültürel çevrelerden ve sanatla farklı ilişkiler kuran insanları aynı ortamda görmek, Art Basel’in küresel bir buluşma noktası olma niteliğini hissettiriyordu.

Türkiye’de ise henüz bu ölçekte, sanat konusunda bilgili ve bilinçli bir sanat koleksiyoneri kitlesinin oluştuğunu düşünmüyorum. Elbette sanatla ciddi biçimde ilgilenen, araştıran, sanatçıları takip eden ve üretimi destekleyen insanlar var. Ancak sanat piyasasının büyüklüğü ile sanat alıcısının birikimi aynı şey değil.

Bu birikim; sanat kurumlarını, galerileri, yayınları, eleştiri ortamını ve zaman içinde gelişen izleyici alışkanlıklarını gerektiriyor. Burada bir kavram ayrımını da yapmak gerekiyor: Sanat alıcısı olmakla koleksiyoner olmak aynı şey değil. Bir eseri satın almak, tek başına koleksiyonerlik tanımını karşılamıyor. Koleksiyonerlik, zaman içinde oluşan bir bilgi birikimini, araştırmayı, tutarlılığı ve sanat üretimiyle daha kapsamlı bir ilişki kurmayı gerektiriyor. Sanatçıların üretim süreçlerini takip etmek, bir koleksiyonun düşünsel çerçevesini oluşturmak ve eserleri yalnızca ekonomik değerleri üzerinden değerlendirmemek bu ilişkinin önemli parçaları.

Sanat piyasası üzerine konuşurken bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılmasını doğru bulmuyorum. Çünkü koleksiyonerlik, satın alma eyleminin ötesinde bir kültürel sorumluluk da taşıyor.

“Beğen, Paylaş!” Akımının Sanat Fuarlarındaki Yeri

Art Basel Contemporary Istanbul CI karşılaştırması

Fuarların sosyolojik boyutu da en az piyasa ve küratöryel yapı kadar ilginç. Art Basel Paris’te de Contemporary Istanbul’da da fotoğraf ve video çeken, canlı yayın yapan, bulunduğu ortamı belgelemeye çalışan insanlarla karşılaşıyoruz. Bir etkinliğe katılmak kadar orada bulunduğunu göstermek de günümüzün görsel kültürünün bir parçası hâline geldi. Bunu bütünüyle olumsuz değerlendirmiyorum; sosyal medya paylaşımları sanatın daha geniş kitlelere ulaşmasına katkı sağlayabilir. Ancak eserle doğrudan karşılaşmakla o karşılaşmayı kaydetmek arasında önemli bir fark var.

Bu durum, sanat fuarlarının giderek birer deneyim ve görünürlük alanına dönüşmesiyle de ilişkili. Büyük ölçekli enstalasyonlar, mimari prestij, özel davetler ve sosyal medya için tasarlanan görsel karşılaşmalar, fuar deneyiminin giderek daha belirgin parçaları hâline geldiğini görüyoruz.

Guy Debord’un Gösteri Toplumu kavramını hatırlatan bu durum, sanatın kendisiyle temsilinin giderek iç içe geçtiği bir kültürel dönüşümün de göstergesi. Sanat fuarları artık yalnızca eserlerin sergilendiği yerler değil; aynı zamanda sanat dünyasına ait olma hâlinin görünür kılındığı sosyal platformlar. Burada sorulması gereken soru, ziyaretçilerin eserlerle ne ölçüde ilişki kurduğu kadar, bu karşılaşmanın ne kadarının bir görünürlük pratiğine dönüştüğü.

Bu görünürlük meselesinin fuarların davet politikalarına da yansıdığını düşünüyorum. Contemporary Istanbul’da eleştirdiğim konulardan biri, VIP günlerine ve ön gösterimlere yapılan davetlerde takipçi sayısının zaman zaman belirleyici bir ölçüt hâline gelmesi. Elbette sosyal medya içerik üreticilerinin bir fuarın daha geniş kitlelere ulaşmasına katkısı olabilir. Ancak burada sözünü ettiğim içerik üreticiliği, ürün bağlantıları paylaşarak takipçilerini alışverişe yönlendiren influencer pratiği…

Sanatla, sanat tarihiyle ya da fuarda sergilenen üretimlerle doğrudan ilişkisi bulunmayan kişilerin yalnızca yüksek takipçi sayılarına sahip oldukları için davet edilmesini doğru bulmuyorum. Bunun yerine sanat tarihi, sanat felsefesi, eleştiri ve çağdaş sanat alanlarında çalışan; sergilenen eserler üzerine bilgi üretebilecek, izleyiciye farklı bakış açıları sunabilecek kişilere daha fazla alan açılmalı.

Art Basel Paris’te dikkatimi çeken noktalardan biri de fuarda yayın yapan ve içerik üreten kişilerin önemli bir bölümünün yalnızca bulundukları ortamı belgelemekle kalmayıp eserler, sanatçılar ve sanat piyasası hakkında bilgi paylaşmalarıydı. Elbette iki organizasyonun medya ve iletişim stratejileri farklı olabilir. Ancak bir sanat fuarının davet politikası da nasıl bir kültürel ortam yaratmak istediğinin göstergelerinden biri. Takipçi sayısından önce, üretilen içeriğin niteliğine ve sanatla kurduğu ilişkiye bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Art Basel Paris’e Protestoların Etkisi

Paris’te bulunduğum süre boyunca gündemde olan protestolar da fuar deneyiminin başka bir boyutuydu. Art Basel Paris’in, 24 Ekim’de beklenen gösteriler nedeniyle planlanan bitiş tarihinden iki gün önce kapılarını kapatması tartışmaya açık bir karardı.

Şehirde bulunduğum süre boyunca protestoların etkisini gündelik yaşamda belirgin biçimde hissetmedim. Grand Palais çevresindeki bariyerler ve artırılmış güvenlik önlemleri dışında ziyaretimi olumsuz etkileyen bir durumla karşılaşmadım. Elbette bu, Paris’in tamamında yaşananları değerlendirmek için yeterli bir gözlem değil. Fuarın erken kapatılması gerçekten gerekli miydi? Bence bu sorunun kesin bir cevabı yok.

Gösterilerin fuar çevresinde nasıl bir etki yaratacağı ya da güvenlik koşullarının ne ölçüde değişeceği önceden bilinemezdi. Organizasyon yönetiminin ziyaretçilerin, galerilerin, çalışanların ve eserlerin güvenliğini öncelemesi anlaşılır bir yaklaşım. Öte yandan erken kapanışın galeriler ve fuarın ekonomik işleyişi açısından bir bedeli olduğu da açık. Özellikle fuarın son günlerine yönelik satış ve ziyaretçi beklentisi bulunan galeriler için bu kararın sonuçları önemli olabilir.

Bu olay, büyük sanat organizasyonlarının içinde bulundukları kentten bağımsız düşünülemeyeceğini de bize gösterdi. Sanat fuarları uluslararası sermayenin, koleksiyonerlerin ve kültür endüstrisinin buluşma noktaları olsa da kamusal alandan ve toplumsal gerçeklikten ayrı değiller. Bir yanda sanat piyasasının ekonomik işleyişi, diğer yanda kentin politik ve toplumsal dinamikleri söz konusu. Bu dinamikler arasındaki gerilim, fuar yönetimlerinin aldığı kararları da doğrudan etkileyebiliyor.

Art Basel Paris’te Türk Sanatçılardan Yansımalar

Eser Sahibi: Sıla Candansayar

Art Basel Paris’te beni sevindiren konulardan biri de Türk sanatçıların uluslararası sanat ortamındaki görünürlüğüydü. Sıla Candansayar’ın işlerini hem Art Basel Paris’te hem de Paris Internationale’de görmek benim için ayrıca değerliydi. Kutluğ Ataman’ın Küba (2004) adlı 40 ekranlı video enstalasyonunun ise Art Basel Paris’in resmî Public Program’ı kapsamında, Beaux-Arts de Paris’teki Chapelle des Petits-Augustins’te sergilenmesi dikkat çekici bir diğer karşılaşmaydı. Niru Ratnam galerisi tarafından sunulan bu çalışma, fuarın Grand Palais sınırlarını aşarak Paris’in kültürel kurumlarıyla kurduğu ilişkinin de bir parçasıydı.

Bir sanatçının farklı platformlarda ve bağlamlarda yer alması, yalnızca uluslararası ölçekte temsil edilmesi açısından değil, üretiminin farklı izleyici topluluklarıyla karşılaşması bakımından da önemli. Türkiye’deki sanat üretiminin uluslararası sanat ortamıyla kurduğu ilişkinin farklı kanallar üzerinden geliştiğini görmek sevindirici.

Art Basel ve CI Bahane: Sanat Fuarı Başarısı İzini Sürmek Şahane!

Art Basel Paris deneyimi, Contemporary Istanbul’a yönelik eleştirilerimi ortadan kaldırmadı; aksine, fuarın gelişim alanlarını daha somut biçimde düşünmemi sağladı. Galerilerin niteliği, küratöryel seçkinin tutarlılığı, sanat piyasasının ekonomik koşulları, izleyici kitlesi ve uluslararası ilişkiler birbirinden bağımsız meseleler değil.

Contemporary Istanbul’un ihtiyacı yalnızca daha fazla galeri ya da daha fazla ziyaretçi değil; daha güçlü bir seçki, daha tutarlı bir küratöryel yaklaşım ve sanatla daha derin bir ilişki kuran bir izleyici ortamı.

Art Basel ile Contemporary Istanbul’u karşılaştırmamın nedeni birini yüceltip diğerini küçültmek değil. Yurt dışında deneyimlediğim fuarları kendi ülkemdeki organizasyonlarla karşılaştırmayı doğal, hatta gerekli buluyorum. Çünkü bir sanat fuarının başarısı yalnızca temsil ettiği galerilerin sayısıyla, satış hacmiyle ya da uluslararası görünürlüğüyle ölçülemez. Sanatsal niteliği, ekonomik yapısı, yerel sanat ortamına katkısı ve ziyaretçiye sunduğu kültürel deneyim de bu değerlendirmenin parçalarıdır.

Benim beklentim Contemporary Istanbul’un yalnızca büyümesi değil, sanatsal niteliği ve uluslararası iddiası bakımından da güçlenmesi. Bunun yolu daha seçici olmaktan, küratöryel bütünlüğü önemsemekten ve uluslararasılaşmayı yalnızca katılımcı galerilerin çeşitliliği üzerinden değerlendirmemekten geçiyor. Bir fuarın gerçek potansiyeli, bugün ne kadar büyük göründüğünden çok, içinde bulunduğu sanat ortamına nasıl bir değer kattığıyla ortaya çıkar.

Kısa bir değerlendirme olmasını planlamıştım. Görüldüğü üzere pek başarılı olamadım 🙂 Buraya kadar okuyanlara ayrıca teşekkürler 🙂

Longines
Bu Fesival Bizim