Bir galerinin 25 yıllık hikâyesini anlatmak için nereden başlanır? Temsil ettiği sanatçılardan mı, geride bıraktığı sergilerden mi, yoksa yıllar içinde kurduğu ilişkilerden mi? Galerist, 25. yılını kutladığı Gönül İşi sergisinde bu soruya sanatçıları üzerinden yanıt veriyor. 2001 yılından bugüne galeriyle yolu kesişmiş 49 sanatçının eseri bir araya geliyor, yeni üretimlerle geçmişten gelen işleri buluşuyor.
Sergiyi galeri ekibinden Efsa Aktar ile gezdim. Efsa’nın anlattıkları kadar eserlerin birbiriyle ve mekânla kurduğu ilişkiler de ilgimi çekti. Çünkü böyle bir sergide mesele yalnızca kimlerin yer aldığı değil, birbirinden farklı dönemlere ve sanat anlayışlarına ait eserlerin nasıl bir araya geldiği.
Galerist’in 25 yıllık geçmişi, bir bakıma Türkiye’de çağdaş sanatın son çeyrek yüzyılına da karşılık geliyor. 2001’de Nişantaşı’nda başlayan, Mısır Apartmanı’nda devam eden ve 2011’den bu yana Passage Petits-Champs’ta sürdürülen bu yolculuk, İstanbul sanat ortamının dönüşümünden bağımsız değil. Galerilerin uluslararası sanat piyasasıyla ilişkilerinin güçlendiği, sanatçı temsilinin değiştiği, koleksiyonerliğin farklı bir boyut kazandığı yıllardan söz ediyoruz. Bu nedenle Gönül İşi’ni yalnızca bir yıl dönümü sergisi olarak görmek eksik kalır.
Galerist ve bir galerinin hafızası…

Serginin en sevdiğim taraflarından biri, Galerist’in bugün temsil ettiği sanatçılarla yetinmemesi. Geçmişte birlikte çalıştığı, bugün başka galeriler tarafından temsil edilen ya da bağımsız üretimlerini sürdüren sanatçılar da bu buluşmanın parçası.
Efsa, serginin üç farklı kaynaktan beslendiğini anlatıyor: Bu sergi için üretilen yeni işler, koleksiyonlardan ödünç alınan eserler ve geçmişte Galerist’le çalışmış sanatçıların yapıtları.
Bence bu yaklaşım önemli. Sanat dünyasında bir galerinin kimliği, yalnızca güncel sanatçı portföyünden ibaret değil. Geçmişte kurduğu ilişkiler, ayrılan yollar, başka kurumlarda devam eden üretimler de o hikâyeye ait.
Üstelik galeriler arasındaki rekabetin sıkça konuşulduğu bir ortamda, farklı koleksiyonlardan ve galerilerden eserlerin aynı çatı altında yeniden buluşması, sanat dünyasının çoğu zaman göz ardı edilen dayanışma tarafını da hatırlatıyor.
Serginin adının Gönül İşi olması bu yüzden yerinde. Yine de bu ifadeyi yalnızca dostluk ve sevgi üzerinden okumamak gerek. Sanat dünyasında uzun soluklu ilişkilerin arkasında ciddi bir emek, karşılıklı güven ve zaman zaman oldukça zor kararlar var.
Bir otoportre mutlaka yüzümüzü mü göstermeli?

Serginin çıkış noktası otoportre. Fakat burada alışık olduğumuz anlamıyla, sanatçının kendi yüzünü resmettiği bir otoportreden söz etmiyoruz.
Sanatçının seçtiği malzeme, tekrar ettiği biçimler, üretimindeki karakteristik bir hareket, hatta yaşamındaki bir kırılma noktası da onun portresine dönüşebiliyor.
Bu yaklaşım sergiye özgürlük kazandırmış. Öte yandan otoportre kavramının sınırları bu kadar genişlediğinde, neredeyse her sanat eserini sanatçısının portresi olarak okumak mümkün. Bu da serginin kavramsal çerçevesini yer yer belirsizleştiriyor.
Ancak eserler arasındaki ilişkiler bu belirsizliği büyük ölçüde dengeliyor.
Hüseyin Çağlayan’ın Air Mail Dress adlı çalışması bunun iyi örneklerinden. Sergi için gümüş renkte yeniden üretilen, katlanarak zarfa dönüşebilen bu elbise, Çağlayan’ın üretiminde sürekli karşımıza çıkan göç, aidiyet ve kimlik meselelerini taşıyor. Bedeni bir yerden başka bir yere gönderebilme fikri, sanatçının kendi yaşamıyla da doğrudan ilişkili.
Yusuf Sevinçli’nin fotoğrafında ise fotoğrafçının bakışını mümkün kılan göz, bu kez görüntünün kendisine dönüşüyor. Genellikle fotoğrafın arkasında kalan sanatçı, kendi görme eylemi üzerinden karşımıza çıkıyor.
Şahin Kaygun’un çalışması önünde biraz daha uzun kaldım. Fotoğrafın belge olma özelliğini bozarak görüntüye müdahale eden Kaygun, resimle fotoğraf arasındaki sınırı ortadan kaldıran sanatçılardan. Yüzey üzerindeki müdahaleleri, görüntüyü kaydedilmiş bir andan çıkarıp yeniden üretilmiş bir gerçekliğe dönüştürüyor.
Kaygun’un çok erken sona eren yaşamına rağmen fotoğraf, grafik tasarım ve sinema arasında kurduğu ilişkiyi düşününce, bu eserin onun sanatçı kimliğini ne kadar güçlü yansıttığını daha iyi anlıyoruz.
Lara Ögel’in çocukluğundan gelen bir anıya dayanarak ürettiği at maskesi ise otoportreyi bambaşka bir yere taşıyor. Çocukken kendisini bir at olarak hayal etmesinden doğan bu çalışma, kimliğin yalnızca nasıl göründüğümüzle değil, kendimizi nasıl hissettiğimizle de ilişkili olduğunu düşündürüyor.
Eserler kadar aralarındaki boşluklar da anlamlı!

Galerist’in mekânını seviyorum. Passage Petits-Champs’ın tarihi mimarisi, pencereleri ve birbirine açılan odaları, sanat eserlerine alışıldık beyaz galeri duvarlarından farklı bir karşılaşma alanı sunuyor.
Bu sergide mekânın karakteri özellikle hissediliyor. Bazı duvar renkleri, geçişler ve yerleştirme tercihleri galerinin geçmiş sergilerine de gönderme yapıyor. Böylece yalnızca eserler değil, mekânın kendi hafızası da sergiye katılıyor.
Efsa ile Hera Büyüktaşcıyan’ın Çayır adlı çalışmasının önünde durduğumuzda, gözüm ister istemez pencereden görünen ağaçlara kaydı.
Buluntu seramik parçalarından oluşan, birbirinden farklı biçimlerin bir araya gelerek bir çayır oluşturduğu eser, dışarıdaki doğayla neredeyse devam ediyordu. İçerideki çayırla dışarıdaki ağaçlar arasında kendiliğinden gelişen bu ilişki, eserin algısını genişletiyordu.
Sanat tarihine baktığımızda bir eserin bulunduğu mekânla ilişkisinin hiçbir zaman önemsiz olmadığını görürüz. Özellikle yerleştirme sanatının gelişimiyle birlikte mekân, eserin sergilendiği bir yer olmaktan çıkıp anlamının parçasına dönüştü.
Burada da benzer bir duygu var.
Yakınındaki Yusuf Nabil’in fotoğrafı ve Defne Tesal’ın suyun yansımasını konu alan resmi, bu bölümde daha sakin, neredeyse düşsel bir atmosfer yaratıyor.
Eserlerin kendi aralarında kurduğu biçimsel ilişkiler kadar dışarıyla kurdukları bağ da önemli. Hatta bazı noktalarda bir eserden diğerine bakarken ortaya çıkan görüntü, tek tek eserlerden daha fazla ilgimi çekti.
Elbette 49 sanatçıyı aynı sergide buluşturmanın zorlukları var. Bazı eserler birbirleriyle güçlü bir diyalog kurarken bazıları daha bağımsız kalıyor. Bu kadar farklı pratiği tek bir kavram altında toplamanın kaçınılmaz sonucu bu.
Yine de sergi, özellikle mekânın kullanımı ve eserlerin birbirine açıldığı görüş açılarıyla üzerinde düşünülmüş bir yerleştirme sunuyor.
Sanatın ardındaki görünmeyen emeği görmek…

Gönül İşi başlığının bana en çok düşündürdüğü mesele emek oldu.
Sanatçıların üretimlerini çoğunlukla ortaya çıkan eser üzerinden değerlendiriyoruz. Oysa o eserin arkasında sürdürülen bir yaşam, verilen kararlar, ekonomik koşullar, kişisel mücadeleler ve çoğu zaman görünmeyen başka işler var.
Yeşim Akdeniz’in annelik, sanatçılık ve gündelik hayatın bürokratik yükleri arasında kurduğu ilişki, bu görünmeyen alanı açığa çıkarıyor. Viron Erol Vert’in gece hayatındaki çalışma deneyiminden doğan çizimleri de sanatçının üretimini sürdürebilmek için yaşadığı farklı hayatları hatırlatıyor.
Bu eserler, sanatçı olmanın yalnızca yaratıcı bir kimlik değil, aynı zamanda gündelik hayatın bütün sorumluluklarıyla sürdürülen bir varoluş biçimi olduğunu gösteriyor.
Burada Elif Uras’a ayrıca değinmek istiyorum.
Geçtiğimiz yıl Galerist’te izlediğim sergisi, son dönemde gördüğüm ve bende en çok iz bırakan sergilerden biriydi. Uras’ın üretiminde beni etkileyen, anlattığı hikâyenin sertliğiyle kullandığı malzemenin inceliğini bir araya getirme biçimi.
Sanat tarihinde zanaatla sanat arasına uzun süre kesin sınırlar çizildi. Oysa Uras’ın çalışmalarında el emeği, malzeme bilgisi ve estetik duyarlılık, düşünsel içeriği taşıyan temel unsurlar.
Bir sanatçının güçlü bir fikir ortaya koyması kadar, o fikri hangi malzemeyle ve nasıl bir estetik dille anlattığı da benim için önemli.
Çağdaş sanatın zaman zaman kavramsal anlatıya fazlasıyla yaslandığı bir dönemde, üretimin kendisindeki emeği ve ustalığı görmek ayrıca değerli.
Kimin portresine bakıyoruz?

Taner Ceylan’ın otoportresinin önünde Efsa’ya bir soru sordum: Bir koleksiyoner neden başka bir insanın otoportresini satın alır?
Bu soru zihnimi uzun zamandır kurcalar.
Bir sanatçının manzarasını, soyut bir resmini ya da herhangi bir yapıtını edinmekle, onun kendi imgesini edinmek arasında ilginç bir fark var. Bir otoportre, sanatçının kendisine ilişkin yorumunu da beraberinde taşıyor.
Elbette sanat tarihinde otoportre koleksiyonerliği köklü bir gelenek. Ancak başka bir insanın kendisine bakışını kendi yaşam alanınıza taşımak, üzerinde düşünmeye değer bir tercih.
Eser Sahipleri (Soldan Sağa): Francesco Albano, Merve İşeri (Tablo)
Sergide Merve İşeri’nin kendi kimliğini galeri çalışanlarıyla ve çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkiler üzerinden ele alması da bu düşünceyi başka bir noktaya götürüyor.
Bir sanatçının portresi yalnızca kendisinden mi oluşur? Yoksa hayatına giren, üretimine eşlik eden, düşüncesini besleyen insanlar da o portrenin bir parçası mıdır?
Aslında serginin bütününe baktığımızda aynı soruyu Galerist için de sorabiliriz.
Bir galerinin portresi nedir? Kurucuları mı, yöneticileri mi, sanatçıları mı, koleksiyonerleri mi?
Muhtemelen hepsinin yıllar içinde bıraktığı izlerin toplamı.
Gönül işi, ama yalnızca gönülle değil…

Galerist’in 25. yıl sergisi bir retrospektif değil. Türkiye çağdaş sanatının son 25 yılına ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yapma iddiası da taşımıyor.
Daha çok bir kurumun kendi geçmişine, birlikte çalıştığı sanatçılar üzerinden bakma biçimi.
Bunun elbette sınırları var. Bir galeri kendi hikâyesini anlatırken doğal olarak belirli ilişkileri ve başarıları öne çıkarıyor. Sanat piyasasının dönüşümü, ekonomik koşullar, sanatçı-galeri ilişkilerinin zaman zaman taşıdığı gerilimler bu anlatının dışında kalıyor.
Ama belki de serginin asıl tartışmaya açtığı konu tam burada başlıyor.
Bir galerinin başarısını neyle ölçüyoruz? Temsil ettiği sanatçıların uluslararası görünürlüğüyle mi, satışlarıyla mı, düzenlediği sergilerin sayısıyla mı, yoksa yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda sanat ortamında bıraktığı izle mi?
Benim için sonuncusu diğerlerinden daha belirleyici.

Sanat tarihi yalnızca sanatçıların ve eserlerin tarihi değil. O eserlerin üretildiği, sergilendiği, tartışıldığı ve korunduğu ortamların da tarihi.
Galeriler bu ortamın önemli aktörlerinden. Ancak bir galerinin kalıcılığını belirleyen, yalnızca güçlü sanatçıları bir araya getirmesi değil, onların üretimlerine yıllar boyunca nasıl eşlik ettiği.
Gönül İşi’ni gezerken bunu düşündüm.
25 yılın sonunda birbirinden farklı kuşaklara, coğrafyalara ve sanat anlayışlarına ait 49 sanatçının aynı mekânda buluşması, tek başına bir sanat tarihi anlatısı oluşturmuyor. Ama bu sanatçıların yollarının bir noktada aynı kurumdan geçmiş olması, üzerinde durmaya değer bir ortak hafıza yaratıyor.
Sergiden ayrılırken aklımda kalan da tek bir eser değil, eserler arasında kurulan ilişkiler oldu.
Çünkü sanat tarihini yalnızca eserler değil, o eserlerin birbirleriyle ve zamanla kurduğu ilişkiler de şekillendiriyor.
- Gönül İşi | Galerist 25. Yıl Sergisi
- 16 Eylül – 7 Kasım 2026
- Galerist, Passage Petits-Champs, Tepebaşı, İstanbul













