Ekosantrizm Nedir?

Ekosantrizm Nedir?

Anlamak, herhangi bir şeyle kurulabilecek sonsuzca ilişkilenme düzleminden yalnızca bir tanesidir. Yani öyle her şeyi anlamak zorunda falan değiliz. Örneğin bazı şeylere sadece coşkulanmak da pek tabii tek başına bir ilişki biçimidir. Fakat anlamak, insanın kendi varlığını mümkün kılması, içinde yaşadığı gezegeni idrak etmesi ve bu gezegenle uyumlu ve bütüncül bir hayat sürebilmesi için en kuvvetli bağ gibi gözüküyor. Bu bağlamda çevre-insan ilişkisi üzerine düşünebilmek için bazı kavramlara ihtiyaç duyuyoruz. Ne de olsa insanın lisan ile düşündüğü su götürmez bir gerçek. Bugün, “Ekosantrizm nedir?” sorusuna cevap vermeye çalışacağız.

“Ekosantrizm nedir?” sorusuna cevap verebilmemiz için tarihsel süreçten ve bu kavramla ilişkili diğer bazı kavramlardan bahsetmemiz gerekecek. Fakat kabaca ekosantrizm, bütüncül bir ekoloji yaşamını merkeze alan bir tür evreni algılama metodolojisidir. Aslına bakarsak ekosantrizmi anlamak için en güzel yöntem çevresini dolaşmaktır diyebilirim. Bu yüzden önce gelin biraz antroposantrizmden bahsedelim.

Antroposantrizm Nedir?

Ekosantrizm Nedir?

Fotoğraf: Sl Wong

Türkçeye ‘’insan-merkezcilik’’ ya da ‘’insan-içincilik’’ gibi şekillerde çevrilebilecek olan bu kavram, insanın her şeyin merkezinde olduğunu, haliyle çevresindeki her şeyin de ona hizmet etmek için var olduğunu anlatır. Bahsettiğimiz gibi, bu bir algılama metodudur. Haliyle ilk bakışta tek başına pek bir şey ifade etmezken politika, toplumsal hayat, hukuk ve etik gibi kavramlar bu algı orjininden hareketle inşa edilebilirler.

İnsanları bu algıya getiren tarihsel süreci takip etmek pek tabii mümkün.

Özellikle Batı toplumları, örneğin en iyi komutanın en çok savaş kazanan komutan olduğunu düşünür. Fakat bu evrenselleştirilebilir bir mantık değildir. Çünkü Uzak Doğulu birine soracak olursanız muhtemelen en iyi komutanın hiç savaşmaya mecbur kalmamış komutan olduğunu duyarsınız. Batı’daki bu mantık, Aristocu mantık olarak bilinen klasik mantıktır. Aynı Aristo, doğadaki her şeyin insan adına var olduğu için insan haricindeki her şeyin kıymetinin insana sağladığı fayda kadar olduğunu söyler. İnsanı her şeyin ölçüsü pozisyonuna getiren bu mantıkla beraber genellikle bir kuşun avlanması fikrine karşın bir köpeğin avlanması fikri daha korkunç olarak kabul edilir. Aydınlanma Çağı’na geldiğimizde yeşeren rasyonalite ve pragmatist bakış, bu algılama metodunu yüceltir.

Thomas Hobbes, Batı siyaset felsefesini oluşturduğu Leviathan’da insanla sınırlı bir toplum sözleşmesini önerir. Hobbes, geleceği düşünebilmesi ve konuşabilmesi ayırıcı özellikleriyle insanı doğanın dışına çeker. Doğa, herkesin herkesle savaştığı bir yerdir. İnsan buradan çıkar ve barışa doğru hareket ederek siyasal toplumu var eder. Yani özetle sözleşmeyle sağlanmış siyasal toplum doğal olanın aşılmasıdır.

John Locke, Mülkiyet Üzerine metninde insan – insan dışı ilişkisi hakkındaki fikirlerinden bahseder. Ona göre Tanrı insanlara doğayı ve doğadan faydalanacak aklı bahşetmiştir. Doğal durumda ‘’ortak’’ bahşedilmiş olan her şey insanın emeğini katmasıyla mülkiyet haline dönüşebilir. Haliyle mülkiyet insanın doğal bir hakkıdır. Örneğin emek göstererek kovalayıp yakaladığınız bir tavşan, gayet tabii mülkünüzdür.

Jean-Jacques Rousseau, kabaca insanın hayvandan üstünlüğünün özgürlük olduğunu öne sürer. Ona göre doğa, insanlara ve hayvanlara emreder. Fakat hayvanlar içgüdüsel olarak bu emri yerine getirmek zorundayken insanlar, bu emri yerine getirmek noktasında özgürdür. Hayvanlar doğal normlara uymak zorundalardır. Buna karşın insan, normların dışına çıkabilir ve haliyle bir kültür inşa edebilir.

Antroposantrik bakış açısı, genel olarak ekolojik yıkımın temel sebebi olarak görülür. Fakat ekolojik yıkım nihayetinde insanı da etkilediği için yağmacı kültürün antroposantrizm ile örtüşmediği de söylenir. Bu sebeple bazı görüşlere göre bu tarz bir yaklaşım ‘’sığ antroposantrizm’’ olarak nitelendirilmelidir.

Tüm bunlara karşın ekosantrizm, insanı varlık piramidinin tepesinde yahut çemberin ortasında görmez. İnsan çemberin üzerinde ve döngünün doğal bir parçasıdır. Her şey insandan bağımsız olarak kendine içkin bir değere sahiptir ve atanmış değerler bu unsurların kendinde kıymetlerinden bir şey kaybettirmez. Aslında ekosantrizm pek çok açıdan büyük resme dışarıdan bakabilme meselesidir. Ancak bu algı mekanizmasından geçmiş bir etik anlayış insan da dahil olmak üzere bütün doğanın ahenkli ve adil fıtratına hizmet eder.

Antroposantrizm ve Kadına Yönelik Şiddet

 

Hazır bu kavramlardan bahsediyorken böyle bir alt başlıkta kendi fikirlerimi de dile getirmek istiyorum. Şahsen antroposantrik bakış açısının kadına yönelik şiddetin de temellerinden biri olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşadığımız ataerkil ve heteronormatif toplumsal dünya düzeni, insan kavramını heteroseksüel erkek üzerine itiyor. Bunun tezahürünü toplumsal cinsiyet rollerinin erkek menfaatine uygun dağılmasından tutun örneğin insan soyunu tarif ederken kullandığımız ‘’insanoğlu’’ kelimesi ile dildeki yansımalarına kadar görebiliriz. 

Bu patriarki, heteroseksüel erkek yani tabiri caizse ‘’babasının oğlu olan erkek’’ dışında toplumun bütün unsurlarını ikinci sınıf olarak addeder. Haliyle ‘’insan’’ dendiğinde heteroseksüel erkek imajı ortaya çıkar. Antroposantrizmin yan etkisi de tam olarak bu noktada devreye giriyor. Kadınlar, tıpkı diğer doğa unsurları gibi sağladıkları fayda ölçütünde değer kazanıyorlar. Bu sebeple kadına yönelik şiddete yükseltilen bazı seslerden ‘’analarımız, bacılarımız’’ gibi sıfatlar duyuyoruz. İlk bakışta masum gibi görünen bu çıkış, kadınlara erkek için ifade ettiği şeyler üzerinden değer biçerek kendinde değerlerinin örtülmesine sebep oluyor. Kimsenin ‘’anası, bacısı’’ olmayan kadınların noksan olduğu intibasını uyandırıyor. Buna karşın ekosantrik idealar, şiddet ve yağma kültürünün önüne geçerek her şey ve herkes için daha sürdürülebilir ve adil bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Kapak Fotoğrafı: Viacheslav Kan